Arap Birliği

Sosyal Medyada Paylaş!

Arap Birliği

1945'te devletler konfederasyonu olarak kurulan Arap Birliği üyeleri, hali hazırda var olan işlev bozukluğunu ve kopukluğu aşmak için mücadele ediyor.

Mart 1945'te kurulan Arap Birliği’nin birincil misyonu ortak çıkarlar konusunda üyeleri arasındaki koordinasyonu geliştirmek olan yirmi iki Arap ülkesinden oluşan bir konfederasyondur. Birlik, savaş sonrası sömürge topraklarının bölünmesiyle ilgili endişelerin yanı sıra Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin ortaya çıkmasına yönelik güçlü muhalefete yanıt olarak kuruldu. Ancak uzun süreli bölünmüşlük ve kötü yönetim nedeniyle eleştirileri maruz kaldı. Eleştirmenler ayrıca geleneksel olarak Arap vatandaşların çok çeşitli otokratik rejimlerin temsilcisi olduğunu söylemekte.

Örgüt, 2010'ların başlarında birçok Arap ülkesindeki ayaklanmalarda önemli bir diplomatik rol oynama fırsatlarına sahipti. Bazı analistler Birliğin Muammer Kaddafi'nin devrilmesini desteklediği Libya'daki 2011 devrimi sırasındaki eylemlerini kucakladı, ancak diğerleri onun Suriye'deki başarısız diplomasisini ve kendi kendini ilan eden İslam Devleti'nin yükselişine verdiği parçalı tepkiyi eleştirdi. Pek çok analist, İsrail'e yönelik değişen tutumların, mezhepsel bölünmelerin ve üyeler arasındaki güç rekabetinin önümüzdeki yıllarda Birliğe zarar vermeye devam edeceği görüşünde.

Anlaşmaya göre Arap Birliği'nin kurucu üyeleri; Mısır, Irak, Lübnan, Suudi Arabistan, Suriye, Ürdün ve Yemen ekonomi, iletişim, kültür, milliyet, sosyal refah, ve sağlık konularında “sıkı işbirliği” yapmakta mutabık kaldı. Üyeler arasındaki çatışmaları çözmenin bir yolu olarak şiddeti reddettiler. Birliğin Komisyonuna bu tür anlaşmazlıklarda veya üye birliğe üye olmayanların dahil olduğu ihtilaflarda arabuluculuk yapma yetkisi verildi.

Birliğe üye devletler askeri işlerde işbirliği yapmak üzere de mutabık kaldılar; bu anlaşma, üyelerin herhangi bir üye devlete karşı saldırı eylemlerini herkese karşı eylem olarak ele almalarını taahhüt eden 1950 tarihli bir anlaşma ile güçlendirildi.

Anlaşma, Arap Birliği'nin Kahire'deki genel merkezini kurdu, daimi bir Genel Sekreterlik oluşturdu ve yılda iki kez veya olağanüstü durumlarda iki üyenin talebi üzerine toplanmak üzere oturumlar planladı. Uluslararası insan hakları hukukuna yönelik resmi bir taahhüt, bazı üyelerin Arap İnsan Hakları Şartı'nı kabul etmesiyle 2004'te Birlik anlaşmaları arasında girdi, 2008'de ise onaylandı.

Anlaşmanın Filistin konusunda bir eki bulunuyor. Anlaşma Filistin'in bağımsızlığını onaylıyor ve "bu bağımsızlığın dış belirtileri mücbir sebepler nedeniyle örtülü kalsa da" Filistin'den bir Arap delegenin "bu ülke gerçek bağımsızlığa kavuşana kadar birliğin çalışmalarına katılması" gerektiğini belirtiyor.

Arap Birliği'nin üyeleri kararlarına uymaya zorlayacak bir mekanizmaya sahip değil. Bu yoksunluk NYU Doçent Doktoru Mohamad Bazzi gibi eleştirmenlerin gözünden kaçmadı ve örgütü "yüceltilmiş bir münazara topluluğu" olarak tanımlamasına yol açtı. Anlaşma, çoğunluk tarafından alınan kararların "yalnızca onları kabul edenleri bağlayacağını" belirtiyor, bu da ulusal egemenliğe prim veriyor ve Birliğin toplu eylemde bulunma yeteneğini sınırlıyor. Bazı eylemler Arap Birliği'nin himayesinde gerçekleştirilirken, genellikle sadece küçük bir grup tarafından yürütülür. Bazzi şöyle diyor: “Lübnan iç savaşı sırasında, Arap Birliği barış müzakerelerine yardımcı olmaya çalışırken sınırlı bir başarı elde etti, ancak sonunda Taif'i toplayarak çatışmanın sona ermesine yardımcı olan bireysel güçler olarak; Suriye ve Suudi Arabistan oldu. Teknik olarak ligin himayesindeydi ama itici güç olarak gerçekten Suudi Arabistan ve Suriye etkin rol aldı.”


Arap Birliği tüzüğünün kalbinde yer alan, ortak kültür ve tarihsel deneyime dayalı entegre bir Arap yönetimi kavramı, Muhammed'in müritleri yönetimindeki İslami halifeliklere kadar uzanmakta Modern pan-Arabizm veya Arap milliyetçiliği, Osmanlı yönetimine ve 19. yüzyılda Türk dilini ve kültürünü Arap tebaaya empoze etme girişimlerine karşı çıktı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Mekke Şerifi, İngiliz kuvvetleriyle birlikte Osmanlılara karşı bir Arap isyanına öncülük etti. İngiliz hükümeti, Araplara desteklerinin bağımsız bir devletin kurulmasıyla ödüllendirileceğine dair güvence verdi. Ancak 1916'da imzalanan ve  Sykes-Picot Anlaşması olarak bilinen ayrı bir İngiliz-Fransız anlaşması bu plana ihanet etti ve Arap topraklarını kendi nüfuz alanlarına böldü.

İngilizler, İkinci Dünya Savaşı'nda, Dışişleri Bakanı Anthony Eden'in Mayıs 1941'de Mansion House konuşmasında ifade ettiği gibi, Arap birliğine bir kez daha "tam destek" sözü verdi. Haberlerden cesaret alan Arap liderler, Filistinlilere desteği artıracak bir pan-Arap birliği için müzakerelere başladılar. Süreç, 1944'te Arap Birliği'nin planlarını belirleyen İskenderiye Protokolü ile doruk noktasına ulaştı. 1948'de, yeni kurulan bölgesel yapının beş ülkesi, bağımsızlık ilanının ardından İsrail devletine karşı silaha sarıldı. Çatışma, Birliğin ilk büyük eylemi ve Filistin'in geleceği konusunda Arap ve İsrail güçleri arasındaki kanlı çatışmanın ilki oldu.

Nakba veya "talihsilik günü" olarak bilinen sonuç olarak ortaya çıkan Arap yenilgisi, belirleyici bir andı. Charles D. Smith, 1988 tarihli Filistin ve Arap-İsrail Çatışması adlı kitabında  şöyle yazıyor: “Pek çok kişi, özellikle de genç kuşak, İsrail'in varlığını, kendilerinin reddedildiği Batı teknolojisine bel bağlayan üstün bir gücün elinde Arapların aşağılanmasının simgesi olarak gördü. Burada, İsrail ordusunun gücü ve gelecekteki olası genişleme korkusuyla birlikte bir intikam arzusu vardı.”

Filistin sorunu, uzun süredir toplu Arap eylemi için bir katalizör olmuştur. Arap Birliği, 1964 yılında, anlaşmasında “Filistin'in Arap bakış açısına göre kurtuluşunun ulusal bir görev olduğunu” belirten Filistin Kurtuluş Düzeni'nin (FKÖ) kurulmasıyla Filistin davasının önemini vurguladı. 1967'de İsraillilerin bir başka önemli yenilgisinin ardından, birlik Hartum Kararı'nı yayınladı ve genellikle “üç hayırıyla” anılır: "İsrail'le barış yok, İsrail'i tanımak yok, onunla müzakere yok." Arap Birliği, 1948'den beri İsrail mallarına ve şirketlerine karşı resmi bir boykot sürdürüyor, ancak gevşek uygulama ve sınırlı ticaret akışları nedeniyle yasağın etkilerini ölçmek zor.

Yine de, Yahudi ulusuna yönelik politikalar aynı şekilde gelişmedi. Üye devletler arasındaki ilişkilerin yanı sıra bu duruşlar, bireysel bölgesel hırslar, gelişen Soğuk Savaş ittifakları ve Araplar arası rekabet gibi faktörler tarafından şekillendirildi.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, pan-Arap projesi en karizmatik savunucusunu Mısır lideri Cemal Abdül Nasır kazandı, ancak sonraki on yıllardaki birkaç kritik uluslararası gelişme, birlik dayanışmasının sınırlarını ortaya çıkardı. İngiliz ve Fransız sömürge imparatorluklarının gerilemesi ve iki kutuplu bir Soğuk Savaş'ın ortaya çıkışı, bölgedeki güç mimarisini değiştirdi. Araplar arası düşmanlıklar, Orta Doğu petrolünün stratejik sonuçları ve ABD'nin Sovyet çevreleme politikası, yeni kurulan birlik için bol miktarda çatışma tohumları sağladı.

Mohamad Bazzi: “ Lübnan iç savaşı sırasında, Arap Birliği barış müzakerelerine yardımcı olmaya çalışırken sınırlı bir başarı elde etti.”

 

Nasır'ın önderliğinde Arap milliyetçiliği yeni zirvelere ulaştı. Nasır'ın 1952'de Arap dünyasının ilk askeri darbesiyle iktidara yükselişi, Batı emperyalizmine karşı bir zafer ve diğer Arap devletlerine ilham kaynağı olarak görüldü. Yine de pan-Arabizm projesi, onun hükümdarlığı döneminde birkaç kez sarsıntı yaşadı. Birleşik Arap Cumhuriyeti olarak bilinen Mısır ve Suriye'nin kısa siyasi birliği, yalnızca üç yıl sonra (1958-1961) dağıldı. 1962'de Yemen'de iç savaşın patlak vermesi, Mısır ve Suudi destekli güçler arasında sekiz yıl süren feci bir vekalet savaşına dönüştü. Arap Birliği üyeleri FKÖ üzerinde kontrol sağlamak için yarışırken, Filistin bile bir çekişme kaynağı olduğunu kanıtladı. “Arap siyaseti, modern tarihin herhangi bir noktasında olduğundan daha kaotikti. Nasır'ın devrimi2011'de Dışişleri'nde Michael Scott Doran, “birlik sözü verdi - ancak parçalanma ve uyumsuzluk sağladı" diye yazmıştı.

Dönemin belki de en önemli olayı, Mısır'ın 1956'da Süveyş Kanalı'nı millileştirmesiydi. Ardından gelen kriz, Arap dünyasında Nasır için bir zafer olarak algılansa da, ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower yönetimini krizde proaktif bir rol oynamaya ikna etti. Orta Doğu ve bölgeyi Soğuk Savaş kutuplaşmasına hazırladı. Washington, Mısır, Irak ve Suriye'ye benzer şekilde Sovyet yardımı akışına karşı koymak için başta İsrail olmak üzere ekonomik ve askeri yardım sağladı. Bu silahlanma yarışı, İsrail'in Arap Filistin'inin kalıntıları üzerindeki işgalini de içeren Arap orduları için bir yenilgi olan 1967 Altı Gün Savaşı ile doruğa ulaştı.

Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat'ın 1979'da İsrail ile tek taraflı barış müzakerelerini başlatma kararı, Arap bölünmelerini daha da vurguladı. Sonuç olarak Mısır, Arap Birliği'nden uzaklaştırıldı (ancak 1989'da yeniden kabul edildi).

Arap Birliği, kopukluk ve işlev bozukluğuyla mücadele etmeye devam ediyor analistler ise örgütün mevcut haliyle geçerli olup olmadığını sorgulamakta. Arap-İsrail ihtilafını çözmeye çalışan Suudi destekli Arap Barış Girişimi konusunda 2002'de kayda değer bir fikir birliği sağlamasına rağmen Birlik hem 1990-1991 Körfez Savaşı hem de 2003 Irak Savaşı konusundaki politikasını koordine edemedi.

2011'de başlayan Orta Doğu ve Kuzey Afrika'yı kasıp kavuran Arap isyanları, Birliğe kendisini yeniden tanımlaması için tarihi bir fırsat sundu. Arap Birliği, Libya'da Kaddafi'nin devrilmesini destekledikten sonra, odağını Suriye'deki çatışmaya çevirdi. Suriye üyeliğini askıya aldı, Beşar Esad rejimiyle bir barış anlaşmasına aracılık etti ve planının uygulanmasını izlemek için bir gözlemci ekibi oluşturdu. Suriye'nin itaatsizliğinden bıkan Birlik, Esad'ı 2012'de istifaya çağırdı. Arap Birliği sonunda Suriye muhalefetini Suriye halkının meşru temsilcisi olarak kabul etti, ancak Cezayir, Irak ve Lübnan da dahil olmak üzere Esad rejiminin müttefikleri muhalefetin rolü üstlenmesini engelledi. 

Sünni ve Şii Müslümanlar arasındaki gerilim, Arap devletleri arasındaki çatlakları genişletti ve bu Irak'ta kendi kendini ilan eden İslam Devleti'nin ortaya çıkmasının ardından daha da kötü bir duruma sürükledi. Arap Birliği İslam Devleti'ni kınamasına ve Ürdün, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi Sünni güçlerin militan örgüte karşı hava saldırıları başlatmasına rağmen, Birlik bir bütün olarak Şii liderliğindeki İslam Devleti'ne yardım etmek taşın altına elini koyamadı. Buna karşılık Irak hükümeti Irak, İran ordusundan danışmanları ve Hizbullah gibi İran destekli grupları memnuniyetle karşılayarak Şii ortağı İran'a daha da yakınlaştı.

Arap Birliğine üye birkaç devletin son yıllarda İsrail'i tanıma kararı da içinde bazı anlaşmazlıklara neden oldu. Bahreyn ve BAE, 2020'de İbrahim Anlaşmaları kapsamında İsrail ile ilişkilerini normalleştirdi. Fas ve Sudan, sonraki anlaşmalarda da aynısını yaptı. Birlik, anlaşmaları doğrudan desteklemese de, onları açıkça kınamadı, bu da Filistin Yönetimi ve diğer bazı üyelerin protestolarına yol açtı. 

COVID-19 salgını, Arap devletlerine farklılıklarını bir kenara bırakıp ortak bir mücadeleye karşı işbirliği yapmaları için bir fırsat daha sundu. Ancak organizasyon, bir yanıtı koordine etmekten çok, esas olarak bir tartışma forumu işlevi gördü. Birlik, pandemi nedeniyle 2020 zirvesini iptal etti ve 2022'ye kadar bir başkasını düzenlemedi. Birlik, bu dönemde önemli bölgesel kaygılar konusunda harekete geçme çağrıları yapmaya devam etti: Lübnan'ın mali erimesini sona erdirmeye yardımcı olacak reformları teşvik etti ve Libya, Suriye ve Yemen'i rahatsız eden çatışmalara barışçıl çözümler çağrısında bulundu.

Aksi takdirde örgüt, Suriye'deki çatışmaların yayılma etkilerini kontrol altına alma ve Şam ile iletişimi artırma ihtiyacını gerekçe göstererek, Suriye'nin üyeliğini geri aldığı 2023 zirvesine kadar dikkat çekmemişti. Bu tutum Batılı ülkelerden, Esad rejiminin muhaliflerinden ve Katar da dahil olmak üzere Birliğin bazı üyelerinden eleştiri aldı.

2023 zirvesi, örgüt içindeki yeni bir tartışma kaynağına da dikkat çekti: Rusya'nın Ukrayna'daki savaşı. Ukrayna Devlet Başkanı Volodomir Zelenski, Kiev'e destek toplamak için zirveye katıldı. Suudi Arabistan, Suriye ve BAE dahil olmak üzere bazı üyelerin Rusya ile yakın ortaklıkları varken, diğerleri büyük ölçüde Ukrayna'nın tahıl ihracatına bağlı. Bu nedenle Birlik, savaşa ilişkin henüz bir duruş sergilemedi. Bununla birlikte, bölgesel çatışmaları yumuşatmaya çalışmakta ısrar ediyor ve son olarak Nisan 2023'ten bu yana Sudan'ın kontrolü için yarışan savaşan askeri gruplar arasındaki görüşmeleri desteklemeye yönünde tutum sergilemekte.

 

Kaynak: https://www.cfr.org/backgrounder/arableague?utm_source=tw&utm_medium=social_owned