DENIZCILIGIN KURESELLESMESI VE YENI GUVENLIK PARADIGMASI

Sosyal Medyada Paylaş!

Özet

21. Yüzyıl ülkelerin rekabet alanlarını ve menfaat noktalarını denizlere taşıyan bir dönem oldu. Küresel aktörlerin denizlerdeki çıkarları gün geçtikçe daha önemli ve stratejik hale gelmektedir. Bu bağlamda ülkeler askeri kuvvetlerini ve savunma mekanizmalarını denize entegre etmektedirler. Bu noktada deniz kuvvetlerine ve donanmalara ayrılan bütçe küresel bazda artarken, savunma teknolojilerinin denizlere olan entegrasyonu da artış göstermektedir. ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve İngiltere gibi deniz alanında hegemonya kurma amacı taşıyan ülkelerin rekabet noktaları da gittikçe çakışmaktadır. Güney Çin Denizi, Asya-Pasifik hattı, Arktik bölgesi ve Doğu Akdeniz bu çakışma noktalarının başında gelmektedir. Küresel enerji üretiminin gün geçtikçe denizler lehine gelişmesi, dünyadaki malların %85’inin denizler üzerinden taşınması, fiber-optik ağların denizlerden geçmesi gibi onlarca stratejik etken denizlerin önemini, değerini ve gücünü gün geçtik arttırmaktadır.

Dünya üzerindeki başkentlerin %70’inden fazlasının kıyı bölgelerden yer alması, insanların %75’ine yakınının kıyı bölgelerde yaşaması, denizlerden elde edilen enerji kaynaklarının artması ve her geçen gün yenileriyle çeşitlenmesi gibi olgular denizlerin ekonomik ve stratejik değerini güçlendirmekle birlikte bu alanlardaki güvenlik ihtiyacını da arttırmaktadır. Diğer yandan; denizler özelinde gelişen güvenlik ihtiyacı sadece devletleri değil aynı zamanda denizcilik alanında faaliyet yürüten tüm özel sektörü ve şirketleri de ilgilendirmektedir. Örneğin; Doğu Akdeniz bölgesindeki rekabet alanında sadece devletler ve donanmalar değil aynı zamanda büyük bütçelere sahip enerji şirketleri de bir aktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada ise birden fazla aktörün ve odağın denizlerdeki rekabette kümelendiklerini görebiliriz.

Tüm bu gelişmeler ve veriler ise denizlerdeki güvenlik ihtiyacının arttığını gözler önüne sermektedir. Gün geçtikçe enerji kaynaklarının denizler üzerinde elde edilmesi, küresel iletişim hatlarının denizlerden geçmesi ve iklim kriziyle birlikte denizlere entegre yaşamın artması gibi onlarca farklı etmen denizlerin insan hayatı bakımında gittikçe daha hayati hale gelmesine sebebiyet vermektedir. Bu nedenle gelecek yıllar içerisinde sosyal, siyasal ve askeri yaşamın denizlere daha entegre olacağını ve bu durumun yeni bir güvenlik anlayışı doğuracağı aşikardır.

 

Anahtar Kelimeler: Denizcileşme, Güvenlik, Paradigma, Rekabet, Menfaat, Aktör

 

Giriş

21. Yüzyıl siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel olarak küreselleşmenin izlerini her anlamda taşımaktadır. Bu yüzyılın getirdiği yeni koşullar insan ilişkilerinden devletler arasındaki ilişkiye kadar hayatın her alanını köklü şekilde değiştirmiştir. Ülkelerin yatırım odakları, stratejik hedefleri ve küresel partnerleri köklü şekilde değişmiş ve yeniden şekillenmiştir. Diğer yandan, yeni dönem yeni rekabet alanları ve meseleleri de yaratmıştır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasının ardından dünya sahnesine yeni ülkeler girmiştir. Küresel ticareti engelleyen bariyerler ortadan kalkmış ve yeni pazarlar meydana gelmiştir. Bu süreç içerisinde de denizlerin önemi daha stratejik ve hayati bir noktaya gelmiştir. Bulunduğumuz dönem içinde denizler; strateji, ekonomi ve politikanın merkez üsleri haline gelmiştir. Bulunduğumuz dönem itibariyle denizler sadece politik perspektiften okumak yeterli değildir[1]. Denizlerin önemi ve dolayısıyla güvenliği ekonomik, politik, askeri, çevresel olmak üzere tüm hayat sahasında kendisini kanıtlamış bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Denizlerdeki ticaret hacmi, küresel bağlantılar ve menfaat kaynaklarının oranı arttıkça bu alandaki güvenlik ihtiyacı ve gerekliliği de aynı oranda genişlemektedir. Denizler üzerindeki çıkar ve menfaatlerin artması ile güvenlik ihtiyacı arasında ciddi bir korelasyon vardır demek yanlış bir çıkarım olmayacaktır. Rakamlar ışığında da denizlerin ve bu alanın güvenliğinin önemini anlamak mümkündür. Örneğin; Birleşmiş Milletler’e üye 192 ülkenin 150’isinden fazlası kıyı devletidir. Dünya nüfusunun %75’i, dünya başkentlerinin %80’inden fazlası, ticari ile askeri güç merkezlerinin neredeyse tamamı sahil bölgelerinden oluşmaktadır. Bu rakamlarla birlikte denizler üzerinde egemenlik kurmak, buradaki kaynaklardan maksimum şekilde faydalanmak ve geniş menfaatler sağlamak isteyen aktörlerin oranının da ciddi boyutlarda olduğunu görmek mümkündür[2].

Küresel Stratejiler

Denizler dünyadaki istihdamın ciddi bir kısmını karşılamaktadır. Deniz endüstrisi, balıkçılık ve taşımacılık gibi öncü sektörler sayesinde küresel bazda bir ekonomik hacim oluşmuştur. Örneğin dünya üzerinde 500 milyon kişi balıkçılıkla geçinmektedir yani dünyadaki her 13 kişiden birisi balıkçılık sayesinde hayatını kazanmaktadır. Diğer yandan; Güney Kore, Japonya, Çin gibi ülkelerde ekonomilerini denizciliğe entegre ederek genişlemektedirler. Örneğin; Güney Kore ekonomisinin % 20’si gemi, gemi makineleri ve ekipmanları ihracatından elde edilen gelirlerden oluşmaktadır[3]. Fransa da deniz endüstrisine ve gemi sanayisine ciddi yatırımlar yapmış ve ekonomisini denizcileştiren önemli ülkelerin başında gelmektedir. Fransa ürettiği denizaltı ve gemilerden elde ettiği ciddi karlar sayesinde ülkesinin kalkınmasına ve gelişmesine denizler üzerinden önemli katkılar sağlamaktadır[4]. Çin ise küresel rekabet anlamında denizleri ciddi bir sıçrama tahtası olarak kullanmaktadır. “Deniz İpek Yolu” ve “Deniz İncisi” gibi proje ve stratejilerle dünyadaki önemli limanları satın alan Çin, hem ticaret rotalarını hem de küresel tedarik zincirini denizler üzerinden kontrol altına almaktadır. Japonya, Vietnam, Endonezya, Avustralya gibi ülkelerin odaklandıkları küresel politikaları ve geliştirdikleri ittifak ilişkilerini incelediğimizde de denizlerin bu ülkelerin stratejilerini oturttukları temel alan olduğunu rahatlıkla görebilmekteyiz[5]. Örneğin; Asya’daki önemli ve en ciddi risk alanlarının başında Güney Çin Denizi gelmektedir. Bu denize kıyısı olan Çin, Endonezya, Malezya, Vietnam, Filipinler, Japonya gibi kıyıdaş ülkeler arasında ciddi ve kompleks ihtilaflar yaşanmaktadır. Çin, bu alanı da domine etmek ve buradaki ekonomik gücünü askeri varlığıyla pekiştirmek istemektedir. Vietnam ise uzun yıllardır Çin’in deniz politikalarına güçlü bir muhalefet oluşturmaktadır. Bölgenin diğer ülkeleri de ABD, İngiltere, Fransa gibi aktörlerle ilişkiler geliştirerek kendi çıkar ve menfaatlerini maksimize etmenin yollarını aramaktadırlar. Diğer yandan bu gelişmeler ve ihtilaflar ciddi bir silahlanma yarışını da beraberinde getirmektedir. Güney Kore, Endonezya, Vietnam, Filipinler gibi ülkeler denizaltılar, savaş gemileri, balistik füzeler ve deniz savunma araçlarına ciddi yatırımlar yapmakta ve donanmalarına ayırdıkları bütçeleri genişletmektedirler. Diğer yandan; Güney Kore ve Japonya ise ülkelerinde bulunan ABD üslerini ve askeri varlığını destekleyen stratejik koşullar ve politikalar oluşturmaktadırlar. Bu bağlamda Bölgede kıyıdaş ülkelerin yanı sıra küresel aktörlerde askeri ayak izlerini genişletmek ve çatışma olasılığını katlamaktadırlar[6].

Bölgesel ve Küresel Riskler

Güney Çin Denizi geriliminin bir benzeri de Doğu Akdeniz’de yaşanmaktadır. Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon, petrol, doğalgaz ve gaz hidrat yatakları Türkiye’nin 572 yıl, tüm Avrupa Kıtasının ise 30 yıllık enerji ihtiyacını karşılayacak boyuttadır. Doğu Akdeniz’in dünya denizleriyle kıyaslandığındaki oranı %1 kadardır fakat küresel ticaretin %30’u Akdeniz üzerinde gerçekleşmektedir. Süveyş Kanalı gibi ciddi bir stratejik nokta ise bu alanın değerini önemli boyutta arttırmaktadır. Tüm bu rakamlar ve veriler ise hem bölge ülkelerinin hem de küresel aktörlerin dikkatini bu alana yoğunlaştırmaktadır. Diğer yandan; Doğu Akdeniz’deki rekabet ülkeler bağlamını da geçerek şirketler arası bir çekişmeye de dönüşmüştür. ENI, TOTAL, SHELL, EXXON gibi önemli enerji firmaları buradaki ilişki ve faaliyetlerini arttırarak Doğu Akdeniz’de devletler harici aktörlere dönüşmüş vaziyettedirler. Ekonomik, politik, diplomatik ve askeri rekabetin kızıştığı bölgede Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi gibi ülkelerde çatışma ihtimalini arttıran bir çarpan olarak durmaktadır. Örneğin; Yunanistan bir arşipel yani ada ülkesi olmamasına rağmen kendi egemenliğinde bulunan adaların münhasır ekonomik bölgesi olduğu iddiasına dayatarak bölgedeki gerilimi arttırmaktadır[7]. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ise kendi anakarasının otuz katı büyüklüğünde münhasır ekonomik bölge iddiasında bulunarak diğer kıyıdaş ülkelerin hak ve egemenliklerine saldırmaktadır[8]. Bu durumda ise Doğu Akdeniz’deki çatışma ve gerilim riski ciddi boyutlara ulaşmaktadır. Bölgesel sahiplik ilkesi ise birçok defa Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından delinmiş vaziyettedir. Örneğin; Yunanistan bir Doğu Akdeniz ülkesi değildir. Doğu Akdeniz’e herhangi bir kıyısı olmayan Yunanistan’ın bu alanda aktör gibi davranması hatta ABD, Fransa ve AB’nin çeşitli ülkelerinin de bölgede faal olması için çaba göstermesi barışın, istikrarın ve diplomasinin temel anahtarı olan bölgesel sahiplik ilkesinin çalışmasını engellemektedir. Bu gelişme ve tavırlar neticesinde ise Doğu Akdeniz ülkeleri arasında da ciddi bir silahlanma yarışı yaşanmaktadır. Türkiye, İsrail, Mısır gibi ülkeler donanmalarını güçlendirmek ve askeri güçlerini arttırabilmek için büyük yatırımlar ve bütçeler oluşturmaktadırlar. Diğer yandan; uzun yıllardır ciddi mali krizle ve ekonomik istikrarsızlıkla mücadele eden Yunanistan da ciddi şekilde silahlanmaktadır. Doğu Akdeniz’deki güvenlik ihtiyacı her geçen gün biraz daha şiddetlenmektedir.

Tüm bu gelişmelerle birlikte; Dünyadaki denizcileşme gittikçe küreselleşmektedir. Rusya, Çin, ABD gibi ülkeler denizlerdeki menfaat alanlarını daha güçlü ve yüksek sesle savunmaktadırlar. Bu noktada ise yeni bir güvenlik paradigması ortaya çıkmaktadır.

Yeni Paradigma

Ülkeler sanayilerini, üretim altyapılarını ve savunma mekanizmalarını denizlere entegre ettikçe denizlerdeki güvenlik ihtiyacına yönelip noktalarda daha belirgin hale gelmektedir. Bu noktada ise deniz hakimiyet teorisinin vereceği perspektif önemli bir yer tutmaktadır. Bu teoriye göre; Denizlerde sağlanacak egemenlik sayesinde ilgili ülke küresel bir aktör ve güç merkezi konumuna gelecektir. Bu noktada denizlerdeki menfaat ve çıkarlarını maksimize etmek için hareket eden güçlerin faaliyetleri incelendiğinde dünyada küresel bir deniz güvenliğine olan ihtiyaç şiddetlenmektedir. Yukarıda da belirtildiği üzere denizler sadece küresel ekonomi ve askeri çıkar merkezinde fayda sağlayacak alanlar değildir. Tüm dünyanın ve ülkemizin bilimsel, çevresel ve biyolojik kalkınması içinde denizler merkezi rol oynamaktadır. Deniz ulaştırması dünya ekonomisine 400 milyar dolar katkıda bulunmaktadır. Ayrıca ham petrolün %70’i, diğer ihtiyaç maddelerinin ticaretinin ise %85’i deniz ulaştırması yoluyla yapılmaktadır. Bu da demektir ki; ticaretten yani küresel ekonomiden pay almak hatta orada söz sahibi olmak isteyen ülkeler denizcileşmekte ve yeni rekaber alanları yaratmaktadır. Buna ek olarak denizlerin küresel ekonomi üzerindeki etkisini incelediğimizde; denizcilik sektörünün sağladığı katma değerin 27 trilyon ve diğer sektörlerin sağladığı katma değer 63 trilyon olup toplam katma değer 90 trilyondur. Tüm bu sebeplerle Çin, tüm stratejisini limanlar ve kıyı merkezleri üzerine kurarak ilerlemektedir. Küresel tedarik zincirinin %80’den fazlası da denizler üzerinden gerçekleşmektedir. Bu durum hem ekonomik olarak hem de güvenlik bakımından birçok faktörü beraberinde getirmektedir. Limanlara, deniz ulaşım hatlarına ve merkezlerine sahip olan bir güç aynı zamanda tüm ticari akışı ve küresel tedarik zincirinin tamamına yakınını kontrolü altında tutuyor demektir. Diğer yandan; Dünya nüfusunun %70’inden fazlası kıyı bölgelerinde yaşamaktadır. Tüm bu veriler küresel güvenlik bağlamında düşünüldüğünde deniz güvenliğinin ne kadar ciddi boyutlarda ve hacimde olduğu da rahatlıkla anlaşılmaktadır. Enerji dünyadaki en hayati meselelerin merkezinde yer almaktadır. Denizlerde bu kritik olgunun tam merkezinde bulunan alanlardır. Dünyadaki petrolün %30’u, doğalgazın ise yaklaşık %50’den fazlası denizlerden sağlanmaktadır. Kutup bölgelerinde dahi mevcut olduğu tahmin edilen enerji kaynakları çıkarılabilir haline gelmiştir. Denizler insanlar için oldukça önemli bir ekonomik geçim kaynağı oluşturmaktadır, örneğin; sadece balıkçılık ile ilgili sektörlerden geçimini sağlayan 500 milyondan fazla insan bulunmaktadır ayrıca yılda 100 milyondan fazla balık dahil su ürünü elde edilmektedir. Denizlerin stratejik önemini vurgulayan bu veriler ışığında deniz güvenliğinin gelecek yıllardaki küresel güvenliği ne denli domine edeceği ve şekillendireceği de ön plana çıkan bir olgudur. Dünyadaki deniz alanları incelediğinde tüm ekonomik ve politik varlıkların yanı sıra; teknolojik varlıklar da ön plana çıkmaktadır. Örneğin yeryüzündeki küresel iletişim hatların ciddi bir kısmı ve fiber optik ağların neredeyse tamamı denizlerden geçmektedir. Bu durum iletişim ve veri paylaşımı hususunun güvenliği ve önemini karşımıza çıkarmaktadır. Denizcileşmek ve denizlerde faal olmak aynı zamanda ülkelerin veri güvenliğini ve iletişim alanındaki varlığının da bir garantisi anlamına gelecek bir husustur. Bulunduğumuz dönemin tam bir küresel denizcileşme çağı olduğu rahatlıkla ortaya konabilmektedir. Buna ek olarak ekonominin deniz taşımacılığına olan bağımlılığı, enerji kaynaklarının paylaşım mücadelesi ve doğal kaynakların tükenmeye başlaması; devletlerin deniz yetki alanlarının sınırlandırılması konusunda daha büyük hassasiyet göstermelerine ve anlaşmazlıklara neden olmaktadır. Bu bağlamda bugün ABD, Avustralya ve İngiltere AUKUS Paktı isimli bir denizcilik temelli anlaşma ile ittifak kuruyor, Rusya, Arktik alanında geniş faaliyetler yürütüyor, İskandinav ve Baltık Ülkeleri denizlerdeki hak ve menfaatleri için politikalar geliştiriyor, yeni adımlar atıyor.

Sonuç

Tüm bu küresel gelişmeler ülkelerin güvenlik ve diplomasi algılarını yeniden şekillendirirken, savunma mekanizmalarını da denizlere daha entegre hale getirmektedir. Küresel barışın ve istikrarın denizcileşen dünyada korunması içinse atılacak belli temel adımlar mevcuttur. Bunlar;

-Bölgesel sahiplik ilkesini temel alarak, bir bölgede bölge dışındaki aktörlerin nüfuz, faaliyet ve etkinliklerinin minimize edilmesi gerekliliğini esas alan normlar bütününü içermektedir. Denizlerdeki menfaat ve güvenlik dengelerinin istikrarlı bir şekilde sağlanması korunabilmesi için bölge dışı aktörlerin faaliyetleri ve politik egemenliği minimize edilmelidir. Örneğin; Doğu Akdeniz’deki gerilimin azaltılması için bölge dışı aktörler olan Yunanistan, ABD, Fransa gibi ülkelerin bu kışkırtıcı ve saldırgan uygulamalardan vazgeçmeleri, bölgedeki diyalog ve diplomasi kanallarının önünün açılmasına ve diğer ülkelerin barış zemini içinde işbirlikleri yaratmasına destek sağlayacaktır[9].

-Uluslararası Hukuka uygun adımlar; ülkelerin hak ve menfaatlerini savunma politikaları uluslararası hukuk ve etikle de uyumlu olmak zorundadır. Örneğin; hakkaniyetsiz ve hukuksuz iddialar hem deniz güvenliğini hem de küresel istikrarı tehlikeye atacak sonuçlar doğuracaktır. Bir ülkenin diğer ülkelerin egemenliğini ve varlığını yok sayması çatışma riskini ve küresel güvenlik ihtiyacını arttıracak bir faktördür. Bu noktada tüm ülkelerin uluslararası hukuka uygun politika ve faaliyetler yürütmesi elzemdir.

-Mavi Diplomasi, küresel denizcileşme sayesinde ülkeler arasındaki işbirliği ve ortak çıkar ilişkileri de güçlenmiş durumdadır. Bu nedenle denizcileşmenin bir çatışma olgusu olarak görülmesinden ziyade ortak çıkar ve menfaatleri belirginleştiren bir konjonktür olarak görülmesi ve ilişkilerin mavi diplomasi aracılığıyla istikrara oturtulması küresel barışı ve güvenliği destekleyecek unsurların başında gelmektedir.

-Kapsayıcı Anlaşmalar ve Bağlayıcılık İlkesi, bu bağlamda da ülkelerin imzaladıkları anlaşmalara riayet etmeleri önem taşımaktadır. Örneğin; Yunanistan’ın Lozan Anlaşmasına aykırı olarak adaları silahlandırması, karasularını genişletmesi gibi bağlayıcılık ilkesine aykırı davranışları hem bölgesel hem de küresel güvenlik riskini arttıran bir olgudur.

Denizcileşme küresel bir rol aldıkça, güvenlik risklerini de beraberinde getirmektedir. Bu risklerin giderilip huzur, barışı ve ortak menfaatleri vurgulayan bir atmosfere dönüştürülmesi dünya ülkelerinin en önemli görevlerinden birisi konumundadır.

TÜRK DEGS ARAŞTIRMACISI

ŞAFAK YILDIRIM

 

KAYNAKÇA

·      Dikkaya, Mehmet, and Fatih Deniz. "Ekonomik küreselleşmenin yol açtığı problemler: Teorik bir bakış." Uluslararası Yönetim İktisat ve İşletme Dergisi 2, no. 3 (2006): 163-181.

 

·      Harland, Jennifer F., and James H. Barrett. "The maritime economy: Fish bone." Being an Islander: Production and Identity at Quoygrew, Orkney, AD 900 1600 (2012): 115-138.

 

·      Irak, Deniz Mehmet. "An approach to develop a 3-layer holistic maritimization model and its analysis with inferential statistical methods." Master's thesis, Piri Reis Üniversitesi, 2014.

 

·      TUNALI, Halil, and Nermin Akarçay. "DENİZ TAŞIMACILIĞI İLE SANAYİ ÜRETİMİ İLİŞKİSİNİN ANALİZİ: TÜRKİYE ÖRNEĞİ." İktisadi İdari ve Siyasal Araştırmalar Dergisi 3, no. 6 (2018): 111-122.

 

·      Kronfeld-Goharani, Ulrike. "Maritime economy: Insights on corporate visions and strategies towards sustainability." Ocean & Coastal Management 165 (2018): 126-140.

 

 

·      Johnson, Kate, and Gordon Dalton, eds. Building industries at sea:'Blue Growth'and the new maritime economy. River Publishers, 2018.

 

·      Yayci, Cihat. "Doğu Akdeniz'de Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu Ve Türkiye." Bilge Strateji 4, no. 6 (2012): 1-70.

 

·       Yayci, Cihat. "Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında Libya’nın rolü ve etkisi." Güvenlik Stratejileri Dergisi 7, no. 14 (2011): 17-41.

 

·      YAYCI, Cihat. "MONTRÖ SÖZLEŞMESİ HÜKÜMLERİ ÇERÇEVESİNDE ALTIN FRANK UYGULAMASINA İLİŞKİN TARTIŞMALARIN DEĞERLENDİRİLMESİ." Bilge Strateji 5, no. 8 (2013): 149-167



[1] Dikkaya, Mehmet, and Fatih Deniz. "Ekonomik küreselleşmenin yol açtığı problemler: Teorik bir bakış." Uluslararası Yönetim İktisat ve İşletme Dergisi 2, no. 3 (2006): 163-181.

[2] Harland, Jennifer F., and James H. Barrett. "The maritime economy: Fish bone." Being an Islander: Production and Identity at Quoygrew, Orkney, AD 900 1600 (2012): 115-138.

[3] Irak, Deniz Mehmet. "An approach to develop a 3-layer holistic maritimization model and its analysis with inferential statistical methods." Master's thesis, Piri Reis Üniversitesi, 2014.

[4] TUNALI, Halil, and Nermin Akarçay. "DENİZ TAŞIMACILIĞI İLE SANAYİ ÜRETİMİ İLİŞKİSİNİN ANALİZİ: TÜRKİYE ÖRNEĞİ." İktisadi İdari ve Siyasal Araştırmalar Dergisi 3, no. 6 (2018): 111-122.

[5] Kronfeld-Goharani, Ulrike. "Maritime economy: Insights on corporate visions and strategies towards sustainability." Ocean & Coastal Management 165 (2018): 126-140.

[6] Johnson, Kate, and Gordon Dalton, eds. Building industries at sea:'Blue Growth'and the new maritime economy. River Publishers, 2018.

[7] Yayci, Cihat. "Doğu Akdeniz'de Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu Ve Türkiye." Bilge Strateji 4, no. 6 (2012): 1-70.

[8] Yayci, Cihat. "Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında Libya’nın rolü ve etkisi." Güvenlik Stratejileri Dergisi 7, no. 14 (2011): 17-41.

[9] YAYCI, Cihat. "MONTRÖ SÖZLEŞMESİ HÜKÜMLERİ ÇERÇEVESİNDE ALTIN FRANK UYGULAMASINA İLİŞKİN TARTIŞMALARIN DEĞERLENDİRİLMESİ." Bilge Strateji 5, no. 8 (2013): 149-167.