Kıbrıs’ın Jeopolitik Konumu: Doğu Akdeniz’deki Türk Hakimiyeti (Nilay Çelik)

Sosyal Medyada Paylaş!

     Kıbrıs’ın Jeopolitik Konumu: Doğu Akdeniz’deki Türk Hakimiyeti

 

GİRİŞ

Ticaret yolları açısından yaklaşıldığında Doğu Akdeniz üzerinde yer alması, tarihte birçok devletin Kıbrıs üzerinde hakimiyet kurması çabasına da sahne olmuştur. Kıbrıs’ın önem kazanması ve bu önemin devamlılığının olması sonucu ile karşılaşmaktayız. Türkiye Cumhuriyeti açısından Kıbrıs’ın jeopolitik konumu hem Doğu Akdeniz’deki ekopolitik ve enerjipolitik hem anavatan topraklarının güvenliği hem de adadaki öz kardeşlerimiz olan Kıbrıs Türk halkının can ve mal güvenliğinin ayrıca refahının sağlanması açısından Kıbrıs adası oldukça önem arz etmektedir. Hegemon güçlerin gözlemi altında olmaya devam eden bir adadır çünkü Kıbrıs, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’in denetim altında tutulması açısından kritik önem taşımaktadır. Ada, bütün Orta Doğu ülkelerini kontrolünde bulunduran “sabit bir uçak gemisi”ne benzetilmekte ve Orta Doğu’ya girişin anahtarı olarak görülmektedir (Yaycı, 2020, s. 20).

Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’de garantör olarak bulunmuş olduğu adada ayrıca İngiltere iki üsse sahiptir. 1960 yılında Rumlar tarafından kurulan devlet, 1963’te Rumların Kıbrıs Türklerine gerçekleştirdiği baskı ve zulüm sonrasında ortadan kalkmıştır. Türkiye’nin garantör ülkelerden biri olma hakkından yararlanarak başlatmış olduğu 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ile yıllardır baskılanmış ve Rumlarca tehdit unsuru olarak görülmüş, adanın asli unsuru Kıbrıs Türk Milletinin güvenliği Türkiye’nin faaliyetleri ve uygulanan doğru politikalar sayesinde sağlanmıştır.

Zira adanın stratejik değeri önemini gerçekte Akdeniz’in stratejik değerinden alır. Akdeniz’in bugün günlük gemi trafiği günde yaklaşık 4000 gemidir. Bu aslında tüm dünya gemi trafiğinin hemen hemen yarısıdır. Akdeniz’deki bu günlük 4000 geminin de yarısından çoğunu tankerler oluşturmaktadır. Bu gemi trafiği, gemilerden oluşan ve birçok kolu olan geniş bir ırmak misali Akdeniz’de özellikle batı-doğu istikametinde akar, durur. NATO’nun “choke-point” diye adlandırdığı ‘düğüm noktaları’ndan en hayatileri Akdeniz’de yer alır; Cebelitarık Boğazı, Sicilya Kanalı, Türk Boğazları ve Süveyş Kanalı. Bu dar deniz geçitlerini de kullanan ve enerji gereksinimi nedeniyle her geçen gün artan yoğun gemi trafiği, doğal olarak Akdeniz’i stratejik yönden daha da önemli bir duruma getirmiştir.

Kıbrıs, Türkiye’nin bölgedeki deniz ve hava sahaları alaka ve menfaatleri için hayatidir. Zira bugün adada ihdas edilen deniz ve hava üsleri vasıtasıyla, Kıbrıs’ın bütün çevresi etki ve kontrol altına alınabilmektedir. İlaveten, gelişen teknoloji ile Kıbrıs elektronik dinleme, izleme ve kontrol sistemlerinin de merkezi konumundadır.

 

KKTC ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Ortak Tarihi ve Diplomatik İlişkileri

300 yıldan uzun bir süre Osmanlı İmparatorluğunun egemenliğinde bulunmuş Kıbrıs tarihinin en uzun ve siyasi açıdan stabil olduğu dönemini yaşamıştır. Bu dönemde Kıbrıs, Osmanlı Devleti’nin uyguladığı Kıbrıs politikaları sayesinde daha da gelişmiştir. Osmanlı Devleti yönetimi kendi egemenliklerinin olduğu zaman sürecinde, yerli Kıbrıs halkını ve kültürünü muhafaza etmesine destek olmuş ve hiçbir asimilasyon politikası uygulamadan Kıbrıs’ın çok kültürlü yapısını korumuştur (Çeçen, 2005, s. 35). 19. Yüzyılın başlarından itibaren Ada huzur içindeyken artan milliyetçilik akımının etkisiyle Kıbrıs’taki Rumlar “enosis” fikrini yavaşça yeşertmeye ve Kıbrıs’a yerleştirmeye başladılar. Enosis fikri, Türklerden oldukça tepki topluyordu. Bu sorunların Kıbrıs’ın kaderini değiştirecek kadar güçlendiği nokta, Yunanların 1821 yılında Osmanlı Devleti’ne gerçekleştirdiği isyan ile başladı. 1877-1878 döneminde Rusya ile yapılan savaşı kaybeden Osmanlı Devleti, Kıbrıs’ı emaneten İngiltere'ye bırakmıştır. İngiltere’nin Osmanlı İmparatorluğu’nu yeni bir Rus saldırısına karşı koruma sözü vermesine karşılık;1877-1878 döneminde Rusya ile yapılan savaşı kaybeden Osmanlı Devleti, Kıbrıs’ı emaneten İngiltere'ye bırakmıştır. Kıbrıs’ı bu saldırılarda bir üs olarak kullanma amacında olduğu da İngiltere tarafından belirtilmiştir (Öymen, 2017a, s.409). Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında yer alarak katılması nedeniyle 1914 yılında İngiltere Kıbrıs’ı gayri hukuki bir biçimde tek yanlı olarak ilhak etti. Osmanlı İmparatorluğu bu ilhakı sadece protesto edebildi, I. Dünya Savaşı’na katılmış olması nedeniyle Kıbrıs’a yeterince destek veremedi. Ayrıca İngiltere I. Dünya Savaşı’nda aynı safta yer almak koşuluyla Kıbrıs’ı vermek gibi bir teklifi Yunanistan’a sunmuştur. O döneme kadar enosis karşıtı olduğunu vurgulayan İngiltere devletin çıkarlarını ön plana koyarak ani bir politika değişikliği yapmayı tercih etti, Kıbrıs’ı elden çıkartmayı dahi göze aldı. İngiltere’nin Yunanistan’a sunduğu tek koşul ise bir hafta içinde karar verilmesiydi. Ancak o dönemdeki Yunan Kralı I. Konstantin, Alman kökenleri olan bir hükümdardı ayrıca Alman İmparatoru II. Wilhelm’in de akrabasıydı bu nedenlerden ötürü Yunanistan’ın Almanya ya karşı savaş açması pek de kolay olmayacaktı. Yunanistan için zor ve karmaşık olan kararın bir hafta içinde verilememesi nedeniyle İngiltere’nin teklifi de sonuçsuz kalmıştır. 352 sene bilfiil Türk egemenliğinde kalan Kıbrıs’ın, tarihin hiçbir döneminde Kıbrıs’la ilişkisi olmamış bugünkü Yunan devletinin ilgisi Megali İdea’dan gelmektedir. Bizans döneminde, Bizans’ın resmi dil olarak Yunancayı, resmi din olarak Ortodoks Hıristiyanlığı kabul etmesi Yunanistan’ın kendisini Bizans’ın varisi olarak görmesinde etkili olmuş kültürel kritik unsurlardandır. Kıbrıs’taki kimlikler arasında sıkışmış yerli halka da bunu baskı göstererek inandırması, adadaki bu melez topluluğun kendini zaman geçtikçe Yunan olarak tanımlaması ve kabul etmesi ile sonuçlanmıştır.

“Kıbrıs Sorunu” Nasıl Baş Gösterdi?

Adada iki halk arasında sorunlar yaşandığı bariz bir şekilde ortadadır, hem de iki NATO üyesi ülke Türkiye ve Yunanistan karşı karşıya gelmesi ise dünya siyasetini derinden etkileyecek bir krizdir. 1956 yılına girildiğinde İngiltere Kıbrıs Valisi Harding’e özerklik konusunu ele alma görevi verdi. Türkiye de bu sırada 1956 yılında statüko yanlılığından taksim tezine geçildiğini BM oturumunda Türk temsilci Selim Sarper aracılığıyla ilan etti (Hasgüler ve Uludağ, 2004, s.268). İngiltere kendi nüfuzunu Kıbrıs’tan silmeden “barışı sağlayacak” göstermelik çözüm arayışındaydı.

Dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, yapmış olduğu bir konuşmada Kıbrıs’ ın Yunanistan’a verilmesi fikrine karşı, şu tezi ileri sürmüştür; “Kıbrıs, coğrafi olarak Anadolu yarımadasının bir uzantısıdır. Bu yüzden ada Türkiye’ye ya da Türkiye çevresindeki doğulu ülkelerin kaderiyle en az Türkiyem kadar yakından ilgili olan bir devlete ait olmalıdır. […] Eğer bu adayı elinde bulunduran, aynı zamanda Türkiye’nin batısındaki adaları da elinde bulunduran bir devlet ise, o zaman Türkiye’yi etkinlikle çevrelemiş olacaktır. Hiçbir devlet kendi güvenliğini ne kadar yakın bir dost ve müttefiki olursa olsun, bir başka devlete bütünüyle teslim etmeyi göze alamaz.” demiştir. (Süleyman Özmen, “Ulusal Güvenlik Boyutunda Kıbrıs’ın Jeostratejik ve Jeopolitik Önemi”, Silahlı Kuvvetler Dergisi, Ocak 2007, Sayı 391, s. 16.)

1963 yılı itibariyle Kıbrıs’taki Rumlar daha çok sert güç uygulamaya ve her yolu mübah görmeye başladılar. Makarios’un öncelikli amacı Anayasa’da büyük değişikliklere gitmekti. 1963’te Anayasa’da Türkleri yönetimden uzaklaştırmak için hukuki bir temel hazırlıyor ve devleti tamamen Rumlara devretme amacı olduğunu açıkça gösteren 13 teklifi sundu. Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin bu husustaki dirayetli duruşu adadaki Rumların ve liderleri Makarios’un taleplerini Kıbrıs’ı daha çok kaosa sürükleyecek bir şekilde şiddetlendirdi. Kıbrıslı Rumlar 1963’te Kıbrıs Türklerine saldırarak 24 Türk’ü şehit ettiler ve onlarca Türk’ü de yaraladılar. Bu olaylar Türkleri yok etme planının eyleme geçmiş haliydi.

1968’te başlayan diplomatik görüşmelerde hiçbir şekilde yol katedilemedi. Çünkü Rumların başından beri tek hedefi enosisi gerçekleştirebilmekti. Türkler ise geçmişte yaşanmış acı olayların  tekerrür etmemesi için Kıbrıs’taki Türk varlığının savunulmasını sağlayacak uygun politikaların izlenmesini uygun görüyordu. Kıbrıs Türklerinin varlığını savunacak tek yöntem de iki ayrı federal devletten oluşan federal bir sistemin kurulmasıyla gerçek olabilirdi. Diplomatik görüşmeler ilerledikçe Türkler yapıcı olmak şartıyla politika değişikliğini tercih etti ve bu yeni politika “bölge muhtariyeti esasına dayanan üniter devlet” olarak uluslararası kamuoyuna sunuldu. Kıbrıs’ın birkaç bölgesinde toplanan Türkler içişlerinde bağımsız olacaktı. Rum yönetimi Türklerin içişlerinde bağımsız olmasını  da reddetti.

Başbakan Bülent Ecevit Londra’da İngiltere Başbakanı Wilson ile yaptığı görüşmede Kıbrıs’taki İngiliz üslerinden adaya askeri çıkarma yapma fikrini izah etti ve talebini sundu.  İngiltere ve Türkiye ‘nin Kıbrıs için işbirliği yapması ve ortak müdahale yöntemiyle Kıbrıs'ta yeniden barışçıl bir  düzeni sağlanabilirdi . İngiltere bu öneriyi reddetti. İngiltere konunun BM ve NATO’da görüşülmesini istiyordu çünkü daha önce de bahsedildiği şekilde, İngiltere’nin isteği Kıbrıs’taki nüfuzuna zarar vermeyecek sözde bir barış planıydı. 19 Temmuz günü BM Güvenlik Konseyi toplandı. Bu toplantıda konuşma yapan Makarios’un sözleri tarihe not düşülecek türdendi: “Yunanistan’daki askeri cunta Kıbrıs’ın bağımsızlığına ve egemenliğine saygı Ekonomi İşletme Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Dergisi (JEBPIR) 2020, 6(2), 168 – 193) göstermeksizin diktatörlüğünü Kıbrıs’a da taşımıştır. Adadaki darbe bir iç mesele değil, dışarıdan yapılmış bir istiladır.” (Öymen, 2017a, s. 451-452). BM’de yapılan görüşmelerin barışçıl ve Türklerin hakkını ve varlığını savunacak bir sonuca ulaşamayacağını gören Türkiye hiçbir vakit kaybetmeden Zürih ve Londra Antlaşmaları’ndaki haklarına dayanarak tek başına müdahale etme kararı aldı.Bu şekilde 20 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs Barış Harekatı başladı. Anavatan Türkiye ‘nin Kıbrıs’taki varlığı adadaki Türklerin zarar görmesini önleyecekti. Türkiye’nin tek başına müdahale etme kararı sonrası Türk askerleri hızlı bir şekilde harekete geçtiler. 22 Temmuz akşamı BMGK’nın  kararı nedeniyle ateşkese uyuldu. Ateşkes kararı çıkmadan önce  Türk askerleri Girne-Lefkoşa yolunu çoktan kontrol altına almıştı, Lefkoşa ve etrafındaki Türklere ulaşmış ve güvenliklerini sağlamıştır. Ancak Türk askerilerinin ateşkes kararı alınıncaya kadar ulaşamadığı Kıbrıs’ın diğer bölgelerindeki Türkler hala tehdit altındaydılar.

 

1974 Kıbrıs Barış Harekatı sayesinde anavatan Türkiye Kıbrıs Türklerinin hak ve hukukunu Rumlara ve İngilizlere karşı korumuş, adada yaşayan Türklerin güvenliğini sağlamıştır. Adanın Kuzeyi tamamen Türklerin kontrolüne geçtiğimde ise burada bulunan madenler ve su kaynaklarının tamamı Türklerin himayesine geçmiştir. Kıbrıs’ın fiilen bölünmesiyle Türkler kuzey kısmında birlik ve beraberliklerini kuvvetlendirmek üzere örgütlenmiş, bu şekilde devlet yönetimine geçmişler ve 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni kurduklarını ve Kıbrıs’taki Türk varlığının daim olduğunu açıkça uluslararası düzene ilan etmişlerdir. KTFD’nin kuruluşu ile Türkler iki kesimli bir federasyonu adanın geleceği ve her iki milletin de refahı için uygun gördüklerini bu şekilde ortaya koymuşlardır.

Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs’taki Barış Faaliyetleri

1975’te Kıbrıs Türkleri bağımsızlıklarını ilan etmiş olsalar da Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş Güney’deki Rumların ile Kıbrıs Türklerinin de ortak kurucu olacağı iki millete de refah ve barış sağlayan iki bölgeli bir federasyonun oluşturulması fikrine de tamamen karşı durmuyordu. Rum yönetimi de bu konuda biçare kalınca 1984’te Kıbrıs’ın barışı ve sorunların çözümü için ikili görüşmeler tekrardan ortaya çıktı. Kıbrıs Türk Kesimi ile “eşitlik” ilkesi çerçevesinde görüşmeyi kesin bir şekilde reddeden Rumlar, bu seferde KKTC’yi hukuken tanımaktan kaçınmak üzere ikili görüşmeleri yüz yüze yapmak yerine “Proximity Talks” olarak da bilinen dolaylı görüşmeler gerçekleştirdiler.

 

KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde Cumhurbaşkanlığı görevine yeni başlayan Vasiliu’ya Kıbrıs’taki bu sorunlar üzerine görüşme teklifi sundu hatta 1988’de “İyi Niyet Manifestosu” yayınlayarak Kıbrıs Türklerinin amacının düşmanlık değil Kıbrıs’ta iki milletin ortak bir düzen kuraraktan oluşturacakları barışı resmî olarak da göstermiş oldu. Bu şekilde Vasiliu’yu Kıbrıs için işbirliği yapma teklifi de sundu. Ancak bu teklif de Rum kesimi tarafından reddedildi çünkü Rumların hedefi Kıbrıs’ta barış değil, 1821’den bugüne kadar gelen fikir enosisti. Ancak ABD ve BM Genel Sekreteri’nin tarafları masaya oturtmak için sarfettiği çabalar sonuç vermiş ve  1988-1990 yılları arasında Kıbrıs Türkleri ve Kıbrıs Rumları arasında düzenli olmasa da iki millet arasında görüşmeler yapıldı nitekim Kıbrıs Rumlar’ının barış karşıtı tutumları nedeniyle görüşmeler sonunda herhangi bir gelişme yaşanmamıştır.

 

Güney Kıbrıs Rum yönetimi 1990’da “Kıbrıs Cumhuriyeti” adına Avrupa Topluluğuna üyelik başvurusunda bulundu ve Kıbrıs’ta uluslararası düzene bağımsızlığını ilan eden Türklerin varlığı yok sayıldı.  Fiilen ayrıca hukuken yıkılmış bir devletin adına bir uluslararası örgüte üyelik başvurusunda bulunulması KKTC ile yapılan görüşmelerin büyük zarar görmesine neden oldu.

 

Denktaş’a sadece Rumlardan  değil uluslararası düzendeki birçok aktörden yoğun baskı vardı ancak Rauf Denktaş Kıbrıs’ta Türk varlığını korumak için hiçbir taviz göstermeden barışçıl bir çerçeveden ayrılmadan karşısına çıkan her sorunla mücadele ediyordu. Hatta ortaya çıkmış tüm sıkıntılara rağmen 100 maddelik fikirler dizisinin 91 maddesi KKTC tarafından kabul edilmişti. Ancak Ghali Türklerin bu şartları da kabul etmiş olmasına rağmen raporunda Türkleri Kıbrıs’taki sorunlara barışçıl bir çözüm bulunamamasının asıl sorumlusu olarak hedef gösteriyordu. BM Ghali’nin raporuna dayanarak hazırlanmış olan 1992  yılında ortaya çıkmış 789 sayılı kararı kabul etti. Bu karar,  Rumların Kıbrıs’taki baskıcı politikalarına dayanak olarak sunduğu tezlerin tamamını doğrulayan kararlara atıflar göze çarpmaktayken Kıbrıs'ta gerçekten de iki milletin hak ve hukukunu koruyan ve siyasi açıdan eşit kabul eden 649 sayılı karara dair hiçbir iz yoktur. Oysa 649 sayılı karar BM’ye Kıbrıs’ta yaşanan sorunlara müdahale açısından daha çok yetki veriyordu.

 

Daha önce de üzerinde durulduğu şekilde Türkiye’nin Kıbrıs’taki garantör devletlerden biri olma avantajını en iyi şekilde değerlendirdiğini 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ile kanıtlamıştır. GKRY’nin anlaşmazlık politikasını diretmesi, barış görüşmelerini sonuçlandırmaları ya da yanıtsız bırakması ve sürekli Kıbrıs ‘daki sıkıntıları iki millet ve garantör devletler desteği ile çözmek terine uluslararası kuruluşlara götürüp kendi lehlerinde bir karar alınmasını sağlayarak uluslararası kamuoyunu manipüle etmek üzerine kurulu tutumları nedeniyle 1983 yılında Kıbrıs Türkleri bağımsızlıklarını KKTC’yi ilan ederek taçlandırmıştır.

 

NATO Bakanlar Konseyi’nin 1974 Ottawa konferansından hemen sonra, Yunan askeri rejiminin Kıbrıs’taki destekçileri harekete geçerek Makarios’tan devletin yönetimini almışlardır. Türklere karşı da baskılayıcı ve şiddetli faaliyetler de gerçekleştirdiler. Olay 15 Temmuz 1974’te baş göstermiştir, Rum Milli Muhafızları, Yunan subaylarının emrinde ilerleyerek Makarios’un hükümetini devirmişlerdir. Yunan subayların dahil olduğu bu kaos bariz bir şekilde Yunanistan’ın gerçekleştirdiği müdahaledir. Ada’daki anayasal düzen zedelenmiştir ve bunun yerime gayrimeşru bir askeri yönetim Ada’yı devralmıştır. Türkiye anayasal düzenin zedelenmesini ve Türklere uygulanan çirkin saldırıları anlaşmaların ve garantilerin ihlâli olarak kabul etmiştir. Türkiye, Kıbrıs Barış Harekatına birkaç gün kala, 1974’de Kıbrıs’taki gayrimeşru askeri  darbenin neden olduğu karmaşayı yok etmek ve Anayasal düzenin yeniden kurulması çin İngiltere’ye iki garantör devlet olarak Kıbrıs barışı için işbirliği yapmasını talep eden bir nota iletmiştir. İngiltere bu talebi yanıtsız bırakmıştır.

 

Türkiye’nin Kıbrıs’ta takip ettiği politikası iktidarı ve muhalefet ayrımı yapmadan Türkiye’deki tüm partileri işbirliği yapmaya ve oybirliği oluşturmaya itmiş, milletçe desteklenmiş bu şekilde de başarıyla ilerlemiş bir politikadır. TBMM’nin 20 Temmuz 1974’te yapılan toplantısında Hükümete Kıbrıs’a yapılacak askeri çıkarma için verilecek yetkinin meclisten oybirliği ile geçmesi, Türkiye’de Kıbrıs’la ilgili soydaşlarımızı ve Kıbrıs’taki Türk varlığını korumaya ve onların haklarını gözetmeye  yönelik bir politikanın izlendiğini açıkça göstermektedir.

 

1974 Barış Harekatından sonra, uygulanan ambargoların yıpratıcı etkisi artmıştır. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi; KKTC’yi ekonomik açıdan yormak, Türklerin direnme gücünü azaltmak ve maneviyatına zarar vererek Türklerim örgütlenmiş ve birliklerini yok etmek hedefi üzerinden birçok önlemler almışlardır. Kıbrıslı Türklerle ticaret yapan her bir kurumla iletişime geçerek baskı uygulayıp şantaj yaparak KKTC’yi “yalnızlaştırma” politikası izlemişlerdir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin egemenliğindeki limanları yasa dışı ilân etmişlerdir, yabancı gemilerin ve uçak seferlerinin faaliyetlerinin gerçekleştirilmesinin önüne geçmişlerdir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti sınırlarına giriş yapan pilotların ve kaptanların hapis ya da para cezasına çarptırılacağını ifade etmiştir. Kıbrıs Rumları, Kuzey Kıbrıs’taki turizm faaliyetlerinin zarar görmesi içinse tehditkâr bir şekilde seyahat acentalarına baskı ve şantaj yapmaktadırlar. Bu örnekler sadece bir kısmıdır, nitekim ambargonun sadece ekonomik ve turistik faaliyetler için değil; sosyal ve kültürel açılardan da KKTC’yi yalnız bırakacak ve siyasi açıdan yıpratacak kadar etkili olmaktadır.

Annan Planı ve KKTC

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti takdir edileceği üzere kendilerinin yok sayıldığı AB’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti” kararını kabul etmemektedir. Annan Plânı olarak ortaya atılan ve KKTC’ye bu planı onaylaması için zorlama da olumlu karşılanmamıştır. 2002’de Kıbrıs’taki her iki tarafça da kabul edilmesi istenen ve beklenen bu plân, Rumların Kıbrıs’ta uyguladığı teritoryal yayılmacı faaliyetlerini destekleyecek ve Kıbrıs Cumhuriyeti adındaki sözde devletin Avrupa Birliği’ne girişini sağlayacak düzenlemeydi.

Plan ile birlikte Annan’ın önermiş olduğu harita da en az plan kadar dikkat çekiyor. Bu harita tamamen Rumların çıkarları dikkate alınarak çizilmiş, Kuzey’deki Kıbrıs Türklerine göre, Kıbrıs’ın yer altı suları ve kaynakları açısından oldukça kritik önem taşıyan Güzelyurt’u bu harita GKRY sınırlarına bırakıyor. KKTC’nin herhangi bir askeri saldırıda kendisini savunması için stratejik noktaların tamamı da GKRY lehine çizilmiş. Binlerce Türk’ün yerinden edilmesi ya da terk etmesi ve ilgili bölgeleri Rumlara terk etmesini başka bir deyişle bırakmasını istendiği haritada bariz bir şekilde gözükmektedir. Gelecekte iki millet arasında ciddi bir sıcak çatışmanın baş göstermesi durumunda Türklere kendilerini savunacak kadar bile güvenli sınır vermemektedir. Haritada Magosa da GKRY sınırlarına bırakılmış olması nedeniyle; örneğin Lefkoşa’dan Magosa’ya yolculuk etmek isteyen bir Türk’ün birçok kez GKRY sınırlarından ve Rumların gerçekleştireceği denetime tabi tutulmasını mecburi kılıyor. Planda öngörülen toprağın Türkler tarafından Rumlara terki, vatanperver duruş dışında iki yönden daha kabul edilemez hususlardır. Kıbrıs Türklerinin terk etmesi istenen yerler, Kıbrıs Türk kesiminin toprağın mahsul veren % 80’ine tekabül etmektedir ve KKTC’deki toplam 93 milyon ton su rezervinin 84 milyon tonunu barındırmaktadır. KKTC Başbakanı Derviş Eroğlu, Kofi Annan’ın Plânına karşı çıkarak, “Sadece Rum tarafını tatmin etmek için hazırlanmış bu plânı kabul etmemiz mümkün değildir. İnsanlarımız ikinci, üçüncü kez göçmen olmayı kabul etmeyecektir. Tepki göstereceklerdir. Sorunlar çıkabilir ve bu sorunlarda Türkiye ile Yunanistan’ın da başını ağrıtır” demişti. (Milliyet, 25 Kasım 2002).

 

Adalar Denizi ve Akdeniz’deki Türk Denizcilik Faaliyetlerinin Hukuki Dayanakları

Deniz yetki alanlarımızın sınırlarının belirlenmesine yönelik yapılan tek kanuni düzenleme, 2674 sayılı Karasuları Kanunu’dur. Türk hukukunda gerekli görülmesi durumunda ab initio ve ipso facto olmayan deniz yetki alanlarını hangi yöntemle belirlenerek ilan edileceği bağlamında herhangi bir kanun hükmü hukukumuzda bulunmamaktadır.

Adalar Denizi’ndeki Türk karasularının genişliği, 6 mil olarak belirlenmiştir. Türkiye, Yunanistan ile arasında adaların karasuları, kıta sahanlığı ve adaların statüsü gibi birçok sorun sebebiyle Adalar Denizi’nde MEB ilan etmemiştir. Türkiye’nin Adalar Denizi’nde Lozan Barış Andlaşması’nın 5. maddesi nedeniyle kurulmuş olan komisyonun araştırmaları ışığında 1926’da onaylanan Protokol’ün “Sınırın Tanımı” başlığını taşıyan Dördüncü Bölümünde karasuları sınırlandırılması açıkça yapılmıştır. Bölümdeki açıklamalara istinaden sınır oluşturan akarsuyun denize ulaştığı noktadan itibaren bu akarsuyun ulaşıma olanak veren ana yolunun ortasından güney-batıya doğru denize uzatılacak yaklaşık 3 millik çizgi iki komşu devlet arasında karasularının yan sınırını oluşturmaktadır. Akdeniz’de karasularının genişliği 12 mil olarak kabul edilmektedir. Karasuları Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra çıkartılan 8/4742 sayılı Kararname’de bu Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce karasularının genişliği ile ilgili olarak Karadeniz ve Akdeniz’de mevcut durumun devamlılığını destekler nitelikte bir karar çıkmış olsa da Akdeniz’de karasularının 12 mil olduğuna dair herhangi bir hükme yer verilmemiştir. Buna karşılık 476 sayılı Kanun’un karasularının genişliği konusunda mütekabiliyet esasının benimsemesi nedeniyle Akdeniz’de karasuları 12 mil olarak uygulanmıştır.

Türkiye’nin deniz yetki alanlarını geçmişe kıyasla çok daha önemli kılan enerji projelerinin hayata geçmesi, Türkiye’nin Mavi Marmara olayları başta olmak üzere birçok siyasi nedenden ötürü İsrail ile ilişkilerinin bozulması, GKRY’nin Doğu Akdeniz deniz yetki alanlarında İsrail ile işbirliği yaparak tek taraflı girişimlerle sözde MEB’de hidrokarbon ve diğer kaynakları arama ve çıkarma faaliyetleri gibi uluslararası hukukun ihlaline sebebiyet verecek eylemler gerçekleştirmesi, Türkiye’nin KKTC ile sahip olduğu ortak geçmiş dışında  Doğu Akdeniz’deki Türk varlığını koruyabilmek için yapacakları ortak çalışmaları daha titiz bir dikkat ve önem teşkil etmektedir. KKTC anavatan Türkiye açısından jeopolitik konumu çok kritik bir devlettir, Adalar Denizi’nde Yunanistan’a verilmiş adalardan ötürü batıdan çevresi kuşatılmış olan Türkiye’ye güneyden Akdeniz’e sorunsuz çıkış avantajı sağlamaktadır, KKTC üzerinden Doğu Akdeniz’deki deniz ulaştırma hatlarını kontrol ve denetim altında tutmakta ve Türkiye’nin stratejik ve askeri savunma bakımından jeostratejik önemi bulunmaktadır. GKRY ve Yunanistan’ın denizlerdeki işbirliği dışında; Doğu Akdeniz’de GKRY’nin 2003’te Mısır, 2007’de Lübnan ve 2010’da İsrail ile masaya oturup MEB anlaşmalarını gündeme getirmiştir, anlaşmaları hazırlayıp  imzalamasının ardından Türkiye Doğu Akdeniz’deki konumunu güçlendirmek için  KKTC ile 2011 tarihinde “Türkiye Cumhuriyeti ile KKTC Arasında Akdeniz’de Kıta Sahanlığı Sınırlandırılması Hakkında Anlaşma” imzalamıştır.

 

Doğu Akdeniz tıpkı Güney Çin Denizi gibi kapalı bir deniz olması nedeniyle buradaki birçok kıyıdaş devletin haklarının belirlenmesinde sorunlar yaşanmaktadır. […]Doğu Akdeniz gibi bir bölgede, ülkelerin egemenlik alanlarını artırma ve böylelikle daha fazla kaynak kullanımında bulunma çabalarının bir sonucu olarak MEB’lerin tamamının iç içe geçmiş olması, MEB sınırlarına dair kıyı devletlerinin arasındaki karmaşık anlaşmazlıklar ve GKRY’nin KKTC’yi yok sayarak tüm Kıbrıs adına hareket ederek gerçekleştirmiş olduğu MEB ilanları ile sınırlandırma anlaşmaları Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı uyuşmazlıklarının temel nedenlerini oluşturmaktadır (Ertürk, 2011). GKRY’nin Kıbrıs’ın bütünü adına gerçekleştirdiği faaliyetlerden biri de MEB ve Bitişik Bölge ilanında bulunmuş olmasıdır. 12 millik karasularına sahip GKRY, 2004 yılında ‘’Kıbrıs Cumhuriyeti’’ adına 24 millik bitişik bölge ve 200 millik MEB ilanında bulunmuş ve bölge devletleri ile sınırlandırma anlaşmaları imzalayıncaya kadar sınırlandırmada orta hattın baz alınacağını belirtmiştir (Kaya ve Kütükçü, 2016, s.89). GKRY  2007 yılında Kıbrıs Adası’nın güneyindeki bölgede 13 adet doğalgaz ve petrol arama sahası ilan etmiştir (Allı ve Arıdemir, 2019, s.195). 2011 yılında ise bu sahalardan biri olan Afrodit isimli 12 numaralı parselde arama çalışmaları başlamıştır. Eylül ayında ABD menşeli Noble Energy isimli firma tarafından başlatılan bu çalışmalara, sonrasında Delek isimli İsrail şirketi de katılmıştır (Mızrak ve Örnek, 2016, s.18-19) Burada dikkat çeken bir diğer nokta, bu sahalardan 5 tanesinin Türkiye’nin kıta sahanlığı içerisinde yer almakta olduğu ve bunun dışında kalan parsellerde ise KKTC’nin de hakkının bulunduğudur (Başeren, 2010, s.13). GKRY böylelikle, KKTC ile uzlaşma yoluna gitme gereği duymadan ve Türkiye ile KKTC’nin bölgedeki haklarını görmezden gelerek tüm ada adına hareket etmiştir (Yaycı, 2019, s.38-39) GKRY’nin bölge ülkeleri ile imzalamış olduğu sınırlandırma anlaşmaları incelendiğinde Rum Kesiminin sadece Türkiye ve KKTC’nin haklarını değil, söz konusu bölge ülkelerinin de haklarını ihlal ettiği görülmektedir. Yukarıda bahsedilen sınırlandırma anlaşmaları ile İsrail, Lübnan ve Suriye sahip olmaları gerekenden daha az deniz yetki alanına sahip olmuştur ki bu, GKRY’nin bu ülkelerin deniz yetki alanlarının bir kısmına sahip olduğu anlamına gelmektedir (Yaycı, 2012, s.37)Bu tehditlerin başında bir önceki bölümde de değinildiği üzere Yunanistan’ın Girit, Rodos, Meis, Kerpe ve Kaşot adalarını esas alarak hayata geçirmeye çalıştığı MEB ve sınırlandırma politikasıdır. Yunanistan’ın Mısır ve GKRY ile söz konusu adaları esas alarak, ortay hat ilkesine göre gerçekleştirmeye çalıştığı sınırlandırma anlaşması ile, Türkiye’nin bölgedeki balıkçılık faaliyetleri ve petrol kaynaklarından yararlanma hak ve yetkileri sınırlandırılmaya çalışılmaktadır. Böyle bir anlaşmanın hayata geçmesi durumunda Türkiye’nin öngörülen yetki alanı sınırlanmış olacak ve 148.000 kilometrelik bir alanın kaybı söz konusu olacaktır (Yaycı, 2019: 59- 63). GKRY’nin haklarını gasp ettiği tek ülke Türkiye de değildir. Mısır, Türkiye ile sınırlandırma antlaşmasında bulunsaydı, GKRY ile yaptığı antlaşma sonucu belirlenen sınırından yaklaşık 11.500 kilometre kare daha fazla alana sahip olabilecekti (Yaycı, 2019, s. 39).

SONUÇ

Hiçbir şüpheye yer bırakmadan bu açıkça ifade edilmelidir ki Türkiye, Doğu Akdeniz’deki kıyı devletlerinden biri olarak uluslararası deniz hukukunun genel ilkelerine devletlere sağlanan haklara göre bitişik bölge, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge ilan etme haklarının tamamına sahiptir. Nitekim, iç hukukumuzda da bu haklarımı açıkça destekleyen bir düzenleme bulunmamasından ötürü uluslararası teamül hukuku kuralları baz alınarak belirtilen deniz yetki alanlarını uluslararası hukukun uygun gördüğü yöntemlerle tespit edebilir. Türkiye’nin denizlerdeki çıkarlarını ve varlığını her daim koruyabilmesi, uluslararası hukukun uygun şartlara sahip tüm devletlere verdiği ve Türkiye’nin de sahip olduğu hak ve yetkileri hukuka en uygun ve kesin şekilde uygulayabilmesi, yeterli ve güçlü hukuki enstrümanların uygulamaya konulması ile gerçek olabilir. Deniz yetki alanları ile bu alanlarda kullanılacak hak ve yetkileri en açık, düzenli ve sistematik şekilde açıklayan ve kullanılmasına ilişkin esasları düzenleyen bir kanun, hukuki açıdan en güçlü çözüm yollarından biri olarak görülmektedir. Doğu Akdeniz’in coğrafi konumu ve şartları nedeniyle deniz yetki alanlarının paylaşımı sorunu oldukça karmaşık ve kaotik bir hale bürünmüştür. Türkiye, Doğu Akdeniz’de ilan edeceği kıta sahanlığı ve MEB’de güçlü ve Mavi Vatan için çalışan donanmasının yardımıyla araştırma ve sondaj faaliyetlerini yürütürken bununla birlikte sorunun nihai olarak bir sonuca kavuşması ve bu karmaşanın son bulması için kıyı devletlerini bir uluslararası konferansa katılmaya zorlamalıdır. Doğu Akdeniz’in güçlü aktörlerinden Türkiye ve diğer aktörler için en adil ve ideal kesin bir çözüm için Doğu Akdeniz’deki bütün kıyı devletlerinin bulunduğu ve katıldığı bir uluslararası anlaşmayla sınırların net bir şekilde belirlenmesidir.

 

KAYNAKÇA

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1405348

1221903 (dergipark.org.tr)

Yaycı, C. (2012). Doğu Akdeniz’de Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu ve Türkiye. Bilge Strateji. 4(6), 1-70

Yaycı, C. (2019a). Sorular ve Cevaplarla Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Kavramı. İstanbul: Deniz Basımevi

Pazarcı, 2003 s. 335; Özman, 2006, s. 346; Güngören, Bülent Okan, Türkiye’nin Deniz Yetki Alanları üzerine Bir İnceleme, T.C. Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Denizcilik İşletmeleri Yönetimi Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, İzmir, 2006, s. 156.

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1675727

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/420304

3026459 (dergipark.org.tr)

Yaycı, C. (2019b). Türkiye-Libya Arasında İmzalanan Münhasır Ekonomik Bölge Andlaşmasının Sonuç ve Etkileri. Kriter Dergi. 4(42).

Yaycı, C. (2011). Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasında Libya’nın Rolü ve Etkisi. Güvenlik Stratejileri Dergisi, 7(14), 17-41.

Yaycı, C. (2020). Doğu Akdeniz’in Paylaşım Mücadelesi ve Türkiye. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi

2214216 (dergipark.org.tr)

Doğu Akdeniz’de Yunanistan tezleri hakkında bkz. Ünal, Mustafa, “Doğu Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge ve Kıta Sahanlığına İlişkin Yunanistan’ın Tezleri”, Selçuk 2. Uluslararası Sosyal Bilimler Kongresi, Ubak Uluslararası Bilimler Akademisi, Konya, 7 Haziran 2020, s. 11 vd,

1466614 (dergipark.org.tr)

Kuran, Selami, Uluslararası Deniz Hukuku, Türkmen Kitabevi, İstanbul, 2009, 3. Baskı.

Pazarcı, Hüseyin, “Kıta Sahanlığı Kavramı ve Ege Kıta Sahanlığı Sorunu”, Prof. Aziz Köklü’ye Armağan, Ankara, 1984, ss. 395 – 421

Nilay Çelik