Kıyılarımıza ve Denizlerimize Farklı Bir Konsepte Göre, Milli Güvenlik Esasına Dayanarak Ulusal Deniz Koruma Planımızı Hazırlayarak Sahip Çıkmalıyız

Sosyal Medyada Paylaş!

Çoğu insan gezegenimizde çok rahat, küresel iklim değişikliği yavaş yavaş geliyor, bizlerin o konudaki haberleri ve raporları okuma hızına eşit bir hızda ortaya henüz çıkmaya başladı sanıyor. Buna göre gerek bizim ülkemizde gerek bütün kıtalardan muhtelif ülkelerde yatırımcılar yatırımlarını, ulusal kalkınmaya zorunluluğu gerekçesiyle haklı olarak devam ettiriyor. Ancak, bu yatırımların arasında bazıları kalkınma içi olmazsa olmaz, veya daha uzun vadeli, kalıcı kalkınmayı sağlayacak çevreyi, doğayı bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde tahrip eden, yatırım değil ekonomik, teknolojik bozgunlar, yıkımlardır, ilerde tarihin kaybolan medeniyetleri yazdığında kullanılacak arkeolojik ve antropolojik bilgi malzemeleri. Şu anki ciddi, görkemli konumumuz ileride traji-komiğe dönüşebilir, mitoloji derslerinin konusu haline gelebilir, buna çok karşı çok dikkatli olmak, şimdimize, şu anki mevcut durumumuza gelecek “zamanda yolculuk yapıp” gelecekten bakmalıyız. Batıdaki bu ilgi alanı, bu kapasite bizde yoktur, ne var ki bu yeteneğimizi geliştirmek zorundayız. Gerek küresel ısınma, gerek ekonomik tuhaf, beklenmeyen gelişmeler önümüze kitlesel halde, aniden gelebilir, rehavet uyur, tehlikeler uyumaz.

 

Afrika’daki bütün çalkantının, terörün, gemi korsanlığının, anarşinin altında yatan acı, tatsız gerçek tahrip edilen, katledilen, talan edilerek sömürülen, bir canlı varlık olarak istismara uğrayan, acımasızca suistimal edilen çevredir. Afrika'ya bakıp akıbetimizi, geleceğimizi kontrollü bir şekilde ve hesap ederek, tarayarak, sadece kendi sınırlarımız, kültürel özelliklerimiz ve alışkanlıklarımız, kendi iş kurma geçimini sağlama geleneksel modellerimizden, coğrafi özelliklerimiz dahilinde değil, küresel ölçeğin dayattığı baskın ekonomi, nüfus, göç hareketleri, işsizlik ve şiddet dağılımı düzleminde, kısacası, bir bakıma, kendimize değer vererek, kendimizi bizatihi kendimizin ciddiye alması, dışlamaması, küresel cangılda marjinalize etmeyen şekilde hareket etmemiz, planlı yol çizmemiz, ezbere ütopik gelecek senaryoların duygusal cazibesine millet ve devlet olarak kapılmamalıyız ve bunu sağlayacak şekilde kamuoyunun büyük bürokratlar, siyasetçiler, üniversite kurumu tarafından aydınlatılması gerekiyor. Hem de usulen, kongrelerle, seminerler değil, sistematik bir şekilde.

 

Aynı yaklaşım, aynı ciddiyet ve radikal yaklaşım Türkiye’nin denizcileşmesi ve T.C. mavi Ekonomi için de şarttır. Siyasetten ve siyasetçilerden korkmayan, kendi milli vazife ve sorumluluklarına yabancılaşmamış vatandaşlardan oluşan bir toplumu yaratamazsak giderek daha fazla riske girecek, yabancı ve yerli eleştirmen yazılarının öznesi, deneği olacağız. Yabancıları, dışarının predatörlerine yem olmak istemiyorsak birbirimizden korkmamamızın, uzaklaşmamamızın sağlaması programlarını harekete geçirmeye başlamalıyız, çünkü korkan bireyler, isterse yurttaş, vatandaş olsun, vergisini ödesin, askerlik görevini yapsın, yaratıcı, üretken, girişimci olamazlar. Bu gerçeklik sosyal psikolojik bir olgu olup gündelik kasaba siyasetleri ile dışlanabilecek, polemik konusu yapılabilecek sıradan bir kavram değildir. Polemiğin bütün karşı tarafları dâhil herkesin varlığını, ulusun bekasını belirlemektedir. Çoktandır üretim yapmadık, üretim için hammadde ve çevrede alıcı ortam olan üretimde ise fabrika üretim bandı olan deniz, kıyı vb ekosistemlerimizi giderek kirlenmeyle kaybediyor olmamız Türkiye’nin denizcileşmesi, Mavi Ekonomi ve ulusal güvenlik için büyük bir deliktir, tam da Aşil’in Topuğudur.

 

Kaynak: The Environment as a National Security Issue, Richard Anthony Matthew, Journal of Policy History, Penn State University Press, Volume 12, Number 1, 2000, pp. 101-122, 10.1353/jph.2000.0007

https://muse.jhu.edu/article/17528/summary

 

   

Kendi Denizimizi ve Dünyanın Denizlerini Korurken Sadece Kendimiz İçin Değil Bütün Dünya İçin, Gelecek Nesillerin Gezegenimizde Mevcudiyetini Devam Ettirebilmesi İçin de, Mars’ta Düşük Konforda Çok Ağır Şartlarda Yaşamaya Mahkûm Edilmemesi İçin de Mukaddes Bir Vazifeyi İfa Ediyoruz Demektir

 

Bu küresel yıkım sürecinde, dünyamızda gerçek anlamda korunan, yani etkin yönetilen, masa başı kâğıttan olmayan deniz korunan alanlarının azalmasıyla birlikte dünyamız için en azından balıkçılık sektörüne üreme habitatlarının sunulması servisi, suda asılı, suda yüzen bitki örtüsü ve sulak alanların karalardaki hayatımızı idame ettirebilmemiz, en azından başta nefes alabilmemiz, Mars’a göre bu biricik konfordan astronot kıyafeti giymeden yararlanabilmemiz, keyif çatabilmemiz, maskesiz çay, kahve, su içebilmemiz   için birer ücretsiz nimet olarak filtre edici, toksik maddelerden arındırıcı, detoks yapan türlerin sağladığı koca, dev bir dünya belediyesi gibi temizlik servisi elden gider.

 

Sonuç, Marmara Denizinin bugün karşılaştığı oksijensizlik, ölüme doğru gidiştir. Bu kirlilik bu açıdan küresel bir sorundur, sadece Türkiye'nin sorunu değildir, dünyanın bütünündeki denizler ve okyanusların bütünlüğünün hastalanan kolu bacağı veya karnıdır.

 

Önceki hali tertemiz denizlerin bedava “doğa belediyesi” ekosistem servisleri yani hizmetleri ile sağlanıyordu, bedelsiz. Ne var ki, mevcut, bu kirli, oksijensiz durumu eski temiz, sağlıklı hale getirebilmek için harcanması gereken masrafa ne belediyelerin ne hükümetlerin, ne AB, Dünya Bankası, UNDP, GEF, JICA ve GIZ gibi kuruluşların ne de Biden veya Merkel hükümetlerinin bütçeleri yeter. İsteseler de yardım edemezler bize. Yaşanan, yaşamakta olduğumuz bu olay, tarihimizde ders alınma vesilesi olacak bir başlangıç noktası/seviyesi (baseline) olaydır; çevre sektörünün, sağlıktan, ekonomiden, üretimden, denizcileşmeden, ulusal güvenlikten, istihdamdan soyutlanamayacağını gösteren büyük bir derstir.

 

Kıyılarımız uzun, radikal tedbirleri almalıyız. Yatırım planlaması yapmalıyız, önceki Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) Müsteşarlığı 1990 lı yılların DPT Ulusal Çevre Stratejisi ve Eylem Planı (UÇEP) ve 5 Yıllık Kalkınma Planları Özel İhtisas Komisyonları (ÖİK) mevcut, basılı, ücretsiz dağıtılan Ulusal Raporlarını inceleyerek, onları temel alarak izleme indikatörlerini belirlemeliyiz. Sadece çevre indikatörleri (göstergeleri) değil elbet, temel kalkınma göstergeleri boyutunda.

 

Sadece para hareketlerini izlemeye indirgenen bir varlık olamayız. Bilim insanlarımıza, araştırmacılarımıza bilimi nasıl kullanacağımızı öğretmelerinin zengin kaynaklarını araştırıp, yeni bir sentezle devlete yardımda bulunmaya başlamalarını gönülden talep etmeliyiz. Bu iş bir para işi değil, bir gönül işidir, bir davadır ve denizlerimizin korunması ile özdeştir. Mavi Vatana baskılar, tehditler sadece yüzölçümü, sınır belirleme boyutlarında değil, yani sadece mekânsal boyutta değil, zamansal ve deniz kimyası boyutlarında da gelmektedir, bunu çok iyi değerlendirmeliyiz, salt çevre sorununa, insan sağlığı ve beslenmesi sorununa indirgememeliyiz. Bizim çevre sorunları dediklerimiz aslında stratejik meselelerdir.

 

Kıyıda, denizde, çevrede, fırtına, sel vb doğadan gelen, iklimden gelen felaketler, telafisi çok zor bu ekonomide kaçaklar ve tehditler geleceği beklemiyor, bugün tedbir alınmasını gerektirir hale geldi, bunu algılamalı, fark etmeli.

 

Nitekim ABD’nin kendi iç ulusal güvenlik müzakerelerinde çevre sorunları uzun bir süre marjinal olarak algılandıktan sonra Amerikalı  dışişleri uzman ve resmi yetkilileri şimdilerde çevre korumayı gezegenimizin sağlığı, milletlerarası güvenlik,  ekonomik refah olarak görmekte bu alandaki daimi toplantılarını halen aktif bir şekilde  sürdürmektedirler. Türkiye'nin de mevcut kurumlarıyla, başlangıçta belli belirsiz de olsa, anahatları çizilmemiş de olsa, küresel çevre için sempozyumlar düzenlemesini, içeride tartışmasını tavsiye etmekte ve beklemekteyiz, onca bilim insanımızın, araştırmacımızın meşakkatle toplamış oldukları verilerini değerlendirmeyi, klasik çevre raporları için Avrupa Birliğine, Birleşmiş Milletlere, üyesi olduğumuz Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı  OECD’ye, UN ECE’ye (Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu, Cenevre), Avrupa Çevre Ajansı (AÇA, EEA, www.eea.europa.eu) na veya UNEP’e veya sadece deniz kaplumbağası korumada işbirliği ile sınırlandırılmış UNEP RAC/SPA’ya bırakmamalıyız, bu çok sınırlı ve maliyeti yüksek yani araştırmalar için harcadığımız paranın karşılığını alamadığımız bir galatı meşhur olur. Hangi çevresel verileri denizlerimizden toplama önceliklerimizi Marmara olayından sonra artık kendimiz belirlemeliyiz, ODTÜ DBE, İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi, ve 9 Eylül rehberliğinde.

 

Veri çok kıymetlidir, raflara, ciltlenmiş, okunmayan raporlara bırakılacak ve sonra da SEKA’ya hamur yapılarak geri dönüşümde kullanılan hammadde değildir, verilerin bir deniz araştırma gemisinde toplanması ve gemide analiz edilmesi, dönüşte araştırma merkezinde analiz edilmesi bir hayli masraflı iştir, sadece tıp sektörüne harcananları mantıklı, gerekli bulan ortalama vatandaşımızın hastanede yaptırdığı biyokimya kan tahlilleri kadar hayatidir ve eğer liyakatin ağır bastığı ehil kişiler tarafından kullanıyorlarsa değerine paha biçilemez.

 

Bu yazı dizimizin devamı muhtemelen önümüzdeki hafta içerisinde hazırlanarak yayımlanacak. Gelecek yazımızda ülke içinde neler yapılabilir, içeride kaybettiklerimiz, fakat müsilaj kadar görünemeyen, toplumumuzun pek de farkında olmadığı, dolayısı ile düzeltilmesini devletten talep etmediği; birey, aile mevcudiyeti gelir kaynakları bakımından müspet fakat ülkenin bütünsel dinamiğinde ve işlevselliğinde pürüzler çıkaran, zayıflamalara yol açan ve ulusal ekonomimizde dışsallıklara yol açan  karasal ve denizel kayıplar irdelenmeye çalışılacak.

 

Kaynak: The Wilson Center, New Security Beat, Environmental Security Goes Mainstream: Natural Resources and National Interests, March 29, 2013 By Wilson Center Staff

https://www.newsecuritybeat.org/2013/03/environmental-security-mainstream-natural-resources-national-interests/

 

BAU DEGS Araştırmacısı

EYÜP YÜKSEL