LİBYA ANTLAŞMASI İLE TÜRKİYE’NİN YÜZÖLÇÜMÜ DÖRTTE BİR BÜYÜMÜŞTÜR

Sosyal Medyada Paylaş!

Türk Denizcilik ve Global Stratejiler Merkezi (TÜRK DEGS), Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) ve Avrasya Bir Vakfı işbirliğinde gerçekleştirilen "Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ta Neler Oluyor - Ne Yapılmalı" Sempozyumu kapsamında TÜRK DEGS Başkanı Doç. Dr. Cihat Yaycı 1. oturumun gerçekleştiği esnada söz hakkı istedi. Yaycı, "Eğer benimle tartışabilecek deniz hukuku konusunda bilgili biri varsa hemen tartışabilirim. Libya Antlaşması bir Türk kılıcıdır, bir Türk kalkanıdır. Bunu biz söylemiyoruz. Bunu Yunanlılar ve Rumlar söylüyor. Bunu da yayınlayan, kaynaklarıyla belirten biziz; arzu edenlere bu kaynakları gönderebiliriz. Libya Antlaşması ile Türkiye’nin yüzölçümü dörtte bir büyümüştür. 189.000 km2’lik Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanı’nın batı sınırı çizilmiştir. Bu nedenle bu antlaşma son derece önemlidir." açıklamasında bulundu.

DOÇ. DR. CİHAT YAYCI'NIN SÖZ ALDIĞI 1. OTURUMDAN SATIR BAŞLARI ŞU ŞEKİLDE; 

 

TÜRKİYE KIBRIS MESELESİNE NASIL DAHİL OLMUŞTUR

Doç. Dr. Cihat Yaycı: Türkiye Kıbrıs meselesine nasıl dahil olmuştur?

Prof. Dr. İlyas Topsakal: Türkiye meseleye dahil olmamıştır. Devlet anlayışımıza göre Kıbrıs zaten Türklerindir. Hukuki olarak da, tarihsel olarak da, yaşam tarzı olarak da Türklerindir. Tarihsel hafıza olarak biz meseleye İngilizlerle beraber dahil olduk. Bizim Kıbrıs meselesini İngiltere ile halletmemiz gerekiyor. Zaten müzakereler de böyle başladı. Yalnız Menderes’le beraber İkinci Dünya Savaşı’nda gücümüz nispetinde olaya müdahale edemememiz bizim için biraz pasiflik getirmiştir. Bu stratejik açıdan eleştirilebilir ama o zaman Türkiye Cumhuriyeti’nin gücünü de düşünmek lazım. Dolayısıyla bu mesele bizim meselemiz ve tarihsel olarak haklar bizim ama uluslararası arenada, değişen dünyada gücümüz o nispette değil. Dolayısıyla bu dengeyi gütmek lazım. Bu dengeyi sağladıktan sonra çalışmalarımız, bu zamana kadar getirilen askerlerin çalışmaları var ve siyasetin getirdiği bir nokta var. Burada suç aramanın bir anlamı yok. Bu hepimiz üzerinde yürüyen bir dava, herkesin üzerinden kalan bireysel bir davadır. Mesele sadece Kıbrıs değildir, Doğu Akdeniz ve Misak-ı Milli’dir. Misak-ı Milli’de bize emanet edilen toprakların hepsi anamızın ak sütü gibi bize haktır. Bu hukuksal bir mesele değildir, tarihsel bir meseledir. Hangi siyasi nasıl düşünürse düşünsün. 2011’de ne düşünüyordu hükümet ve 2021’de ne oldu? Bu tarihi bir haktır. Bundan sonrası tekniktir. Bunu da yapan Cihat Yaycı’ya, ekibine ve tüm büyüklerimize teşekkür ederim. Herkes elinden geleni yaptı. Bizim gücümüz ne ise siyaset de bunun içinde, ekonomimiz de bunun içindedir. Biz yavaş yavaş işimizi öreriz. Diğer taraf da işini örer. Ama bizim muhatabımız İngiliz’di, şimdi bütün dünya oldu.

 

LOZAN ANTLAŞMASI’NIN 16. MADDESİ SEBEBİYLE İNGİLİZLER BİZİ KIBRIS MESELESİNE DAHİL ETTİ

Doç. Dr. Cihat Yaycı: Bizim konumuz şudur: Biz diplomatik ve hukuki yönden elimizi nasıl güçlendirebiliriz? Bir kere konu; biz İngilizlerle konuşarak bu işe dahil olduk değildir. Konu İngilizler bizi nasıl hukuki olarak bu işin içini çektiler meselesidir. 1950’ye kadar bizim Kıbrıs’la hiçbir alakamız yoktu. Kıbrıs’ta Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması için plebisit yapıldı, yine bizim haberimiz yoktu. Sonra İngilizler bizi çağırdı. İşte kilit nokta burada. Lozan Antlaşması’nın 16. Maddesi, Türkiye’nin elini güçlendirecek en önemli konudur. Lozan’ın 16. maddesinin son cümlesi şunu ifade eder: Osmanlı’nın Lozan Antlaşması’nda konu edinilen topraklarının o gün ve gelecekteki kaderlerinin belirlenmesinde ilgili devletler söz sahibi olacaktır. Birinci ilgili devlet de Türkiye’dir. Lozan’ın 16. Maddesi hatırlatılarak İngilizler Kıbrıs Meselesi’ne bizi dahil ediyorlar. Diyorlar ki; Lozan’ın 16. Maddesine göre birinci öncelikli devlet sizsiniz, dolayısıyla siz bu konuya dahil olacaksınız. KKTC’de muhalefet böyle diyormuş, yok Rumlarla birleşelim diyormuş vs. bunlar hiç Türkiye’yi ilgilendirmez. Türkiye, Lozan’ın 16. maddesi gereğince Kıbrıs’taki her türlü yapılanmanın içerisinde söz sahibi olur ve Kıbrıs’ta herhangi bir değişiklik olması durumunda Türkiye’nin onayı olmadan hiçbir şey yapılamaz. Lozan’ın 16. maddesi, Sevr’in 132. maddesine karşılık yazılmıştır. Aradaki Lozan tutanaklarını çok iyi okumak lazımdır. Kağıdı alıp sadece maddesini okursanız bundan bir şey anlayamayabilirsiniz. Bunun için Lozan tutanaklarını inceden inceye irdelemek lazımdır. Şahsen ben de naçizane bunları irdeleyerek çalışmalarımı gerçekleştirdim. Lozan’ın 16. maddesi çok önemli bir maddedir. Lozan’ın 16. maddesi sadece Kıbrıs’ı kapsamaz; Musul’u kapsar, Kerkük’ü kapsar, Libya’yı kapsar, Suriye’yi kapsar. Herhangi bir siyasi değişiklik olacağında Türkiye’nin onayı olmadan herhangi bir siyasi harita değişikliği yapılamaz. Lozan’ın 16. maddesinin tartışmalarında bu çok ciddi olmuştur ve bu madde yazılana kadar da Lozan inkıtaya uğramıştır. Lozan görüşmelerine bu madde üzerindeki tartışmalar nedeniyle ara verilmiştir. Şimdi bunları hiç bilmeden, hiç dile getirmeden biz sadece elimize yalın kılıç alıp konuşursak olmaz. Ben bir askerim ama ben diplomasinin ve hukuki araçların çok daha önemli kullanılması gerektiğini düşünüyorum. Ben bir akademisyenim. Akademisyen intihal yapmaz ve yaptırmaz da. Mavi Vatan haritasını tek başına çizen benim. Gece gündüz Seyir Hidrografi Dairesi’nde çalıştım, bunu askerliğim nedeniyle değil akademisyenliğim nedeniyle çizdim. Bugün Libya’da niye bulunuyoruz diyen varsa Lozan’ın 16. maddesine baksın. Libya’da bulunmayı başka türlü savunanlar varsa Atatürk’ün ve arkadaşlarının imzaladığı Lozan Antlaşması’ndaki çok ince tartışmalara bakacak. Kıbrıs’tan önce Eritre-Yemen Davası var. Eritre-Yemen Davası’nda Lozan’ın 16. maddesi dolayısıyla Türkiye’den onay alınmıştır. Bundan hiç kimsenin haberi yoktur. Bunlar çok önemli konulardır.

 

KKTC’NİN TANINMAMIŞ OLMASI ONUN DEVLET OLMADIĞI ANLAMINA GELMEZ

Doç. Dr. Cihat Yaycı: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması konusunda kendimizi zorlamayalım, acındırmayalım. Devletler hukukuna göre bir devletin devlet olabilmesi için tanınma şartı yoktur. Devlet olabilmek için üç şart vardır. Devletler hukukunda 1933 Montevideo Sözleşmesi, 1930 Cemiyet-i Akvam kararı önemlidir. Bu ikisinde de şunu arar: İlki sınırları belirli bir toprak parçası olması(ülke), ikincisi ise üzerinde hak niteliği taşıyan insan topluluğu yaşamasıdır. Hak niteliği taşıma konusunda 1930 Cemiyet-i Akvam kararına gidilir. Orada da aynı dili konuşan, aynı inanış, aynı ülke birliği, üzüntüde sevinçte kederde birlikte olmak gibi nitelikleri taşımak gerektiğini belirtir. Üçüncüsü ise bunların üzerinde bir otorite gerekmesidir. Bu üç unsur da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde vardır. Dolayısıyla bizim bu durumda tanınma diye bir şartımız yok. Tanınmadık devlet olamadık diye bir şey yok, devletiz biz. Tabi tanınırsak da iyi bir durumdur.

 

KKTC’NİN TANINMASI KONUSUNDA FİLİSTİN’İ ZORLAMALIYIZ

Emekli Gezici Büyükelçi Hüseyin Macit Yusuf: Devlet olduğumuzu biliyorum ve devlete de sahip çıkanların başında geliyorum. Ama uluslararası boyutta dışa açılan ambargolar altında ezilen bir halk var. Bunu aşmak için tanınmanın şart olduğunu söylüyorum.

Doç. Dr. Cihat Yaycı: KKTC’nin tanınması Abhazya ile vs. olmaz. Çünkü biz devlet olarak Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü savunuyoruz. Eğer biz Gürcistan’ın toprak bütünlüğünün tersine hareket edersek bizi NATO, Avrupa Birliği, bütün dünya dışlar. Ben size daha önceden çözüm önerisi getirdim. Filistin’in 141 ülkede büyükelçiliği var ve biz Filistin’i sonuna kadar destekliyoruz. GKRY’de Filistin’in büyükelçisi var. Bu büyükelçi Türkiye’nin işgalci olduğunu söyledi. Sizin işgal edilme durumunuzu biz Filistin olarak çok iyi anlarız, dedi. Bunun üzerine biz bir kampanya yaptık. Madem biz Filistin’e bu kadar yardım yapıyoruz, Türkiye masaya elini vurmalıdır ve o Filistin büyükelçisini görevden aldırtmalıdır, özür dilettirmeli ve tükürdüğünü yalattırmalıdır dedik ama bir şey çıkmadı. Filistin’in madem GKRY’de, Atina’da büyükelçiliği var da neden Lefkoşa’da yok? Niye KKTC’nin Filistin’de büyükelçiliği yok? İlk başta biz Filistin modeli ile yürümeliyiz. Biz Filistin’in bir devlet olduğunu tanıyoruz ve büyükelçilik açtırıyoruz. Ama Birleşmiş Milletler’de veto yetkisi olması nedeniyle BM’de sadece gözlemci statüsündedir. Biz Filistin modeliyle yürümeliyiz ama Filistin’i zorlamalıyız. Önce elimizdeki güçlerle Filistin’i zorlayalım. Azerbaycan’ın tereddütü var çünkü Ermenistan Dağlık Karabağ diye bir cumhuriyet ilan etti ve KKTC’yi böyle tanırsam bu sefer de Ermeniler tutar Dağlık Karabağ’ı tanıtırlar diye endişesi var. Aynı şekilde Pakistan’ın Keşmir meselesi var. Herkesin bir yumuşak karnı var. Ama Filistin öyle değil. Bu yüzden Filistin’in üzerine yürüyelim, Filistin’i zorlayalım.

 

BÜTÜN ÇALIŞMALARIMI HİÇBİR YARDIM ALMADAN TEK BAŞIMA YAPTIM

Doç. Dr. Cihat Yaycı: Ben bir asker akademisyenim. Bu sebeple yaptığım çalışmaların kimseden intihal olmadığını, tek başıma yaptığım çalışmalar olduğunu, Libya makalesini tek başıma yazdığımı, Mavi Vatan haritasını tek başıma çizdiğimi, Doğu Akdeniz’de paylaşım mücadelesi konusunda Filistin’le, İsrail’le, Lübnan’la, Suriye’yle, Mısır’la koordinatların belirlendiğini tekrardan ifade etmek istiyorum. Bir başkasının yardımıyla, desteğiyle yapmadım. Diğer yandan bu haritanın yanı sıra Adalar Denizi’ndeki hukuki kabiliyetlerimizi ortaya koyduğum açılımlar var. Mesela Silahsızlandırılmış Gayri Askeri Statüdeki Adaların egemenlik devir şartının ortadan kalktığı tezini ben ortaya koydum, benden önce yazan yok. O tezi söyleye söyleye vurgulaya vurgulaya Hükümetimiz BM’ye müracaatta bulundu. İşte bu sempozyumların böyle bir kıymeti var. Böyle açılımlarla buraya gelmek lazım.

 

LİBYA ANTLAŞMASI BİR TÜRK KILICIDIR, BİR TÜRK KALKANIDIR

Doç. Dr. Cihat Yaycı: Şimdi gelelim Sayın Doğan Hocam’ın söylediği konuya. Doğan Hocam’ın söylediği Libya Antlaşması konusunu ben savunmak durumundayım çünkü bu Libya Antlaşması’nın makalesini de hukuka uygunluğunu da 11 sene önce yazan benim. Libya Antlaşması, Sayın Cumhurbaşkanı’nın iradesiyle yapılmıştır. Eleştirilerimi yapınca bana muhalif diyorlar, bunu söyleyince de yandaş diyorlar. Akademisyen bağımsız olur. Sayın Cumhurbaşkanı bütün bürokratik dirence rağmen siyasi risk alarak bu antlaşmayı imzalamıştır. Fakat bu antlaşma o kadar önemli bir antlaşmadır ki bütün jeopolitik satrancı değiştirmiştir, kağıtlar yeniden karılmıştır. Tamamen hukuka uygundur. Deniz hukukunun temel prensiplerinin hepsine uygundur. Eğer benimle tartışabilecek deniz hukuku konusunda bilgili biri varsa hemen tartışabilirim. Libya Antlaşması bir Türk kılıcıdır, bir Türk kalkanıdır. Bunu biz söylemiyoruz. Bunu Yunanlılar ve Rumlar söylüyor. Bunu da yayınlayan, kaynaklarıyla belirten biziz; arzu edenlere bu kaynakları gönderebiliriz. Libya Antlaşması ile Türkiye’nin yüzölçümü dörtte bir büyümüştür. 189.000 km2’lik Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanı’nın batı sınırı çizilmiştir. Bu nedenle bu antlaşma son derece önemlidir. Bu antlaşmanın mutabakat muhtırası olması, antlaşma olmadığını göstermez. Devletler Hukuku’nda mutabakat muhtıraları (memorandum of understanding) da bir antlaşma türüdür. Bu antlaşma o zamanlar Libya meclisi kadük vaziyette olduğu için mutabakat muhtıralarının başkanlık konseyi onayıyla iç hukuk süreci tamamlandı. Bu nedenle mutabakat muhtırası imzalandı. İç hukuk süreci tamamlandığı için her iki devlet Birleşmiş Milletler’e bildirdi. Birleşmiş Milletler iç hukuk süreçleri tamamlanmış mıdır diye bunları kontrol etti, daha sonra defterine kaydetti. O nedenle memorandum of understanding şeklinde yapılan bu antlaşmaya önemsiz bir antlaşma denmesi son derece üzücüdür.

 

DENİZ HUKUKUNA GÖRE, MÜNHASIR EKONOMİK BÖLGE (MEB) YA DA KITA SAHANLIĞI SAHİBİ KIYIDAŞ DEVLETTEN İZİN ALINMAK ZORUNDADIR

Prof. Dr. Doğan Aydal: İlk olarak, bir denizde bütün paydaşlar anlaşmadan oradan üretim yapılamaz. Sadece bizim tek başına Libya ile bir arazi paylaşıyor olmamız, orada her türlü üretimi yapmamızı sağlamaz. İkinci olarak ise Birleşmiş Milletler Deniz Hukukuna göre; herhangi bir ülke, diyelim ki İsrail, denizin altından boru hattını geçirip Avrupa’ya götürmek isterse bizim Libya ile böyle bir antlaşma yapmamız bunu engellemez dedim.

Doç. Dr. Cihat Yaycı: Deniz hukukuna göre, Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ya da kıta sahanlığı sahibi kıyıdaş devletten izin alınmak zorundadır.

Prof. Dr. Doğan Aydal: Siz anlaştınız mı etraftaki paydaşlarla?

Doç. Dr. Cihat Yaycı: Böyle bir anlaşma şartı yok. Bakın Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi iki türlü MEB ve kıta sahanlığını öngörür. Kıta sahanlığı ilan gerektirmez. Doğuştan gelen bir haktır. MEB ise ilan gerektirir. Münhasır Ekonomik Bölgelerin ilanı için de iki yöntem vardır. Birisi GKRY’nin yaptığı gibi, bizim 1986’da Karadeniz’de yaptığımız gibi tek taraflı MEB ilan edilmesidir. Diğeri ise herkesle anlaşırsınız ve anlaştıktan sonra ilan yaparsınız. Bu da İlyas Hocamın ve Hüseyin Macit Büyükelçimin söylediği gibi gücünüzle orantılıdır. Bugün EastMed boru hattı döşenemiyorsa Türkiye müsaade etmediği için döşenemiyordur. Bugün Nautical Geo gemisi kovuluyorsa, bu Türkiye müsaade etmediği içindir. Bunlar Türkiye’den müsaade almıyorlar. Türkiye’den müsaade almadıkları için biz de onların boru hatlarını geçirmiyoruz. Ama boru hattı ve kablo döşeme hakkı vardır ve boru hattı ve kablo döşeyeceğiniz kıta sahanlığı veya MEB’den geçiş için, rotalandırma için kıyıdaş devletten izin alınmalıdır.

 

HAZAR’DAKİ DURUMLA DOĞU AKDENİZ’DEKİ DURUM BİR DEĞİLDİR

Prof. Dr. Doğan Aydal: Önce araziyi paylaşmanız lazım. Bir metreküp dahi üretilmemiş bir yerde biz boru hattından bahsediyoruz. İsrail dahil, Mısır dahil o bölgenin tamamının önünü kestiğimizden bahsediyorsunuz. Sizin hukuktaki söylediğiniz herkese bildirecek ve anlaşırsa bildirecek meselesidir. Biz henüz etrafla hiçbir antlaşma yapmamışız. Bunun müşahhas örneği Hazar’dır. Hazar’da herkes 12 milinde araştırma yaptı ve ta 2018’in ağustosunda beş ülke orta alanı paylaşana kadar.

Doç. Dr. Cihat Yaycı: Hazar örnek değildir. Hazar ne göl ne de deniz statüsündedir. Hazar daha ayrılmadı. Altında parselasyon yaptılar ama üstünde daha hiçbir şey yapmadılar. Onun için Hazar karmakarışık bir durumda. Hazar’la Doğu Akdeniz bir değildir.

 

YUNANİSTAN BİR ADALAR ÜLKESİ DEĞİLDİR

Prof. Dr. Doğan Aydal: Bir kez daha tekrarlıyorum. Bütün ülkeler anlaşmadan, örtüşen yerler konusunda uzlaşmadan Girit’in etrafından geçip Yunanistan’ın hakkı yok varsayarak biz oradan bir şey üretemeyiz, anlaşmak mecburiyetindeyiz.

Doç. Dr. Cihat Yaycı: Hayır. En temel konu budur. Bunu söyleyeyim ki buradaki dinleyicilerin de aklı karışmasın. Girit’in hakkı yok, adanın hakkı yok değildir. Siz Yunanistan algısının, Yunanistan propagandasının altında kalmışsınız Doğa Hocam kusura bakmayın. Sebebi şu: Yunanistan kendisini bir adalar ülkesi olarak göstermektedir. Halbuki Yunanistan ne bir Endonezya’dır, ne bir Filipinler’dir, ne bir Japonya’dır, ne de bir Yeni Zelanda’dır. Yunanistan adaları olan bir yarımada devletidir. Eğer Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre bir arşipel devlet olsaydı, adalar ülkesi olmuş olsaydı; en dıştaki adalarının etrafından bir sınır çizilirdi ve adaların arasındaki denizler de kara gibi kabul edilirdi ve oradan itibaren deniz yetki alanı sınırlandırması yapılırdı. 121. madde sadece arşipel devletler için geçerlidir.

 

DOÇ. DR. CİHAT YAYCI'NIN SÖZ ALDIĞI 1. OTURUM KAPSAMINDA İFADELERİNİ YOUTUBE HESABIMIZDAN DA İZLEYEBİLİRSİNİZ.