PROF. DR. HALUK SELVI ILE ERMENI MESELESINE DAIR ROPORTAJ

Sosyal Medyada Paylaş!

Prof. Dr. Haluk Selvi

 

1971 yılında Yozgat’ta dünyaya gelen Selvi, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünü ve aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Anabilim Dalında yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. “Milli Mücadele’de Erzurum” isimli doktora tezi 2000 yılında Atatürk Araştırma Merkezi tarafından yayınlandı. Selvi, doktora sonrası Ermeniler ve Türk-Ermeni ilişkileri üzerine araştırmalar yaptı.

 

“Birinci Dünya Savaşı’ndan Lozan’a Ermeni Sorunu” isimli çalışması İngilizceye de tercüme edilerek dünyanın farklı üniversite kütüphanelerine dağıtıldı. Haluk Selvi, Sakarya Üniversitesi Türk-Ermeni İlişkileri Araştırma Merkezi’nin kurucusudur ve bu merkezin müdürlüğünü yürütmüştür. Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölüm Başkanlığı ve Öğretim Üyeliği yapmaktadır. 2018-2021 TTK Bilim Kurulu Üyesi, 2021’den itibaren de Atatürk Araştırma Merkezi Bilim Kurulu üyesidir.

 

Sultan’a Suikast, Bir Ermeni Komitacının İtirafları, Millet-i Sadıkada İsyan: Ermeni Komitacılarının Gizli Mektupları isimli kitapları bulunan araştırmacının Ermeni Sorunu ile ilgili birçok makalesi ve sempozyum tebliği de vardır.

 

Türk DEGS Gönüllü Araştırmacısı FIRAT KÖSE, Sakarya Üniversitesi Türk-Ermeni İlişkileri Araştırma Merkezi’nin kuruculuğu ve merkezin müdürlüğünü yürütmüş olan, 2018-2021 TTK Bilim Kurulu Üyesi, 2021’den itibaren de Atatürk Araştırma Merkezi Bilim Kurulu üyesi olan Prof.Dr. HALUK SELVİ ile Ermeni Meselesini konuştu. Ermeni Sorunu ile ilgili birçok makalesi ve sempozyum tebliği bulunan HALUK SELVİ ile yapılan röportaj aşağıda sunulmuştur:

 

Sayın Hocam, 1915 Olaylarının temelinde ne vardı?

 

Ermeniler Osmanlı Devleti’nin toplam nüfusunun % 12’sini oluşturuyorlardı. Ermenistan kurmak istedikleri altı doğu vilayetinde ise nüfusun ancak %25’ine sahiptiler. Bu şartlar altında bağımsız bir Ermenistan kurmak çok güçtü ve büyük bir devletin desteği olmadan bu imkânsızdı. Birinci Dünya Savaşı bu amaç için önemli bir fırsat ortaya çıkardı. Özellikle Rusya savaş boyunca Ermeni gönüllülerini kendi saflarında çok iyi organize ederek kullandı. Osmanlı Meclis-i Mebusanında görevli Taşnaksütyun Partisi milletvekilleri Vartan ve Karakin Pastırmacıyan Tiflis’e geçerek Rus ordusu için Ermeni gönüllüleri toplayıp organize ettiler. Daha savaş başlamadan ve Osmanlı Devleti savaşa girmeden önce Avrupa başkentlerinde ve Balkan şehirlerinde Ermenilerle ilgili hareketlilik gözleniyordu. Savaş başladıktan hemen sonra ABD ve Rusya’daki komite merkezleri İtilaf Devletleri lehine eylemelere başladılar. Sarıkamış Harekatı ve Çanakkale muharebeleri sırasında Ermenilerin ordu sevk noktalarına saldırdıkları gözlemlendi. 1915 yılı Nisan ayında Ruslar Van şehrini kuşattı. Bu kuşatma sırasında Ermeni gönüllüleri Ruslara öncülük ediyorlar, cephe gerisinde yolları ve telgraf hatlarını kesiyorlardı. Osmanlı Hükümeti 24 Nisan 1915’te komite merkezlerinin kapatılması ve liderlerinin tutuklanması kararını aldı. Bu tarih Ermeniler için sözde soykırımın başladığı gün kabul edilmiştir. Van şehri Ruslar tarafından işgal edilerek burada Ermeniler tarafından büyük bir katliam gerçekleştirilince Osmanlı Hükümeti durumun ciddiyetini daha açık bir şekilde görmüştür. Çünkü Van’ın hemen hemen bütün köylerinde Ermeniler tarafından büyük bir vahşet uygulanmış, binlerce masum sivil öldürülmüş, hayatını kurtarabilenler iç bölgelere kaçmışlardır. Bunun üzerin Osmanlı Hükümeti 27 Mayıs 1915’te Sevk ve İskân Kanunu çıkarmıştır. Buna göre askeri harekâta mani olan kimselerin başka yerlere göçürülmesi kararlaştırılmıştır. 1915-1916 yıllarında yaklaşık 650.000 ermeni yerinden hareket ettirilerek güney bölgelerine tehcir edilmiştir. Bu göçürülme işlemi başarı ile uygulanmış, bazı olumsuzluklar da yaşanmıştır. Kafilelere saldırılarda 55-60 bin Ermeni hayatını kaybetmiş, saldırıyı gerçekleştiren çete mensupları yakalanarak cezalandırılmıştır. Birinci Dünya savaşının ön plana çıkan yönü salgın hastalıklar ve açlıktır. Bu sevk sırasında salgın hastalıklardan ölen Ermeniler de olmuştur. Savaş boyunca İtilaf ordusunda savaşanlar da dahil olmak üzere yaklaşık 350.000 Ermeni hayatını kaybetmiştir.

Cihan Harbi bir propaganda harbiydi. Haliyle Ermenilerin sevki Avrupa ve ABD kamuoyunda geniş yer buldu ve günlerce işlendi. Savaşa henüz girmemiş olan ABD’nin savaşa çekilmesi için İngiltere tarafından Ermeni katliamı haberleri çok sık gündem yapıldı ve bunda da başarılı olundu. Soykırım tarih yazımının önemli bir bölümü savaş sırasındaki bu propagandalara dayanır.

Osmanlı Devleti Ermenileri imha ve cezalandırmak kastıyla sevk işlemini gerçekleştirmemiştir. Tarihi kayıtlar ve belgeler bunu açıkça göstermektedir.

 

Ermeni Soykırımı iddiaları neye dayanır?

 

Ermeni soykırımı tarih yazımının temelinde iki dönem ön plana çıkar. Bunlardan ilki 1890-1896 yılları arasında başkent İstanbul’da ve hemen hemen bütün Anadolu şehirlerinde baş gösteren karışıklıklardır. Ermeni Hınçak ve Taşnak cemiyetleri tarafından başlatılan ve Müslümanlarla Ermenilerin birbirlerine karşı saldırısını içeren bu olaylarda hem Müslümanlardan hem de Ermenilerden oldukça fazla insan hayatını kaybetmiştir. Amerikalı misyonerlerin de bir şekilde karıştıkları ya da tahrik ettikleri bu olayların Avrupa ve ABD basınında yansıması tam bir Türk düşmanlığı ve yalan haber üzerine dayanmıştır. Ermenilere göre Ermenilerin birinci soykırım dönemi Sultan II. Abdülhamid döneminde meydana gelen bu olaylardır. Yapılan birçok akademik çalışma ile bu olayların Ermeni komitelerinin ve onların destekçisi olan İngiltere, Fransa ve Rusya’nın eseri olduğu görülmüştür. İkinci ve esas soykırım iddiaları 1915 olaylarını içine almaktadır.

 

 

Ermeni meselesi içerisinde dile getirilen sözde soykırım iddiaları ve devletlerin uluslararası alanda bu iddiaları desteklemeleri yönünde Ermenistan tarafının yaptıkları hakkında bilgi verir misiniz?

 

Son elli yıldır Türkiye Cumhuriyeti’ni soykırım suçlamasıyla itham eden Ermenistan ve Ermeni diasporası, dünya kamuoyunun desteğini alarak isteklerine ulaşmaya çalışmaktadır. Ermeniler yalnızca Türkleri soykırımla suçlamakla yetinmiyor aynı zamanda bunu inkâr edenleri baskı altında tutarak suçlu gösterip mümkün olursa mahkûm etmeye çalışıyor. Bu baskılarla yetinmeyen Ermeniler, yaşayan bugünkü Türk neslini katillerin çocukları, torunları ve işbirlikçileri olarak suçluyor, itham ediyor, bunun bedelini istiyor. Ermeniler hem devlet olarak hem de uluslararası örgütleri ile yaşananların soykırım olduğunu Türkiye’ye tanıtmaya çalışıyorlar, taleplerini her geçen gün artırıyorlar. Yapılan bir toplantı bu taleplerin resmi boyutlara ulaştığını göstermesi açısından ilginçtir. 5 Temmuz 2013’te Erivan’da Ermenistan, Karabağ ve Diaspora hukukçularının katıldığı “İkinci Tüm Ermeni Hukukçular Forumu” toplanmış, bu forumda Ermeni soykırımı ile ilgili yasal sorunlar ele alınmıştır. Forumun açılış konuşmasını yapan Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan, hukukçuların soykırımın uluslararası alanda tanınmasına teorik ve pratik katkıda bulunmalarının önemine değinerek, “Ermeni soykırımının uluslararası alanda tanınması, kınanması ve sonuçlarının ortadan kaldırılması her zaman için gerekli olacaktır. Ermeni Devleti var oldukça bu tarihi gerçeği reddetmek ve unutturmak için tüm çabalar başarısız olmaya mahkûmdur. Bu insanlığa karşı en büyük suçtur, her şeyden önce ve ilk olarak bizzat Türkiye tarafından tanınmalı ve kınanmalıdır” demiştir.

 

Ermenistan penceresinden son zamanlarda istenenler ve Ermenistan Ermenilerinin psikolojik olarak geldikleri son nokta hakkında bilgi verir misiniz?

 

2010 yılında Ermenistan ile Türkiye arasında imzalanan protokollerin başarısızlığa uğramasından beri Cumhurbaşkanı Sarkisyan, Türkiye’ye yönelttiği eleştirilerin dozunu arttırmış ve Ermeni soykırım iddialarının 100. yılına hazırlanmak için bir Devlet Koordinasyon Komitesi kurdurmuştur. Türkiye’nin soykırım iddialarını tanımasını ve kınamasını istemeye başlayan Sarkisyan, tanıma ve kınamanın da ötesine geçilerek “soykırımın sonuçlarının ortadan kaldırılması” üzerinde ısrarla durmuştur. “Soykırımın sonuçlarının ortadan kaldırılması” deyimiyle kastedilen şey, tehcire uğramış Ermenilerin torunlarına tazminat ödenmesi, kiliseler de dâhil, güya el konulan Ermeni mallarının iade edilmesi ve Türkiye’den Ermenistan’a toprak verilmesidir.

 

Yine aynı forumda konuşan, Ermenistan Başsavcısı Agvan Hovsepyan, “Ermeni soykırımı kurbanlarının mirasçılarına” (tehcir edilenlerin torunlarına) maddi tazminat ödenmesi, kilise binalarının ve kilise arazilerinin Ermeni Kilisesine iade edilmesi ve “kaybettiği topraklarının Ermenistan Cumhuriyetine geri verilmesi” gerektiğini ifade etmiştir. Başsavcı, Azerbaycan’ın Karabağ’dan başka, eskiden Erivan’ın da Azerbaycan toprağı olduğu görüşlerine karşı çıkılması gerektiğini ve bu arada Nahcivan’ın Ermenistan’ın ayrılmaz parçası olduğunun da savunulabileceğini belirtmiştir. Hovsepyan bu sorunların çözümlenmesi için hukuki gerekçelere dayalı geniş bir talepler paketi üzerinde çalışılması ve sonuçlarının, Uluslararası Adalet Divanı’na sunulmak üzere, Ermenistan makamlarına verilmesini istemiştir. Başsavcıya göre, Sevr Antlaşması hala yürürlüktedir ve devletler arasında imzalanmış olan Gümrü, Moskova ve Kars antlaşmaları hükümsüzdür. Cumhurbaşkanı Sarkisyan yönetimindeki bir başsavcının bu iddiaları ve bütün Kafkasya’yı içine alacak toprak talepleri bugün Ermenistan Ermenilerinin psikolojik olarak geldikleri son noktayı göstermektedir. Avrupa tarafından Türkiye’den istenen şey bu Ermenilerle görüşmek ve barışmak yönündedir. Ancak Ermenistan Ermenilerinden daha fazla Türklere ve Türkiye’ye karşı kinle dolu olan başka bir grup daha var; dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan ve Diaspora olarak isimlendirdiğimiz Ermeniler.

 

Diaspora Ermenilerinin istekleri ve faaliyetleri hakkında bilgi verir misiniz?

 

Ermenistan gibi, belki de ondan daha fazla diasporada yaşayan Ermeniler için de soykırım kavramı ve ondan doğan iddialar her geçen gün üzerinde daha sık durulacak bir konu oluyor. Ekonomik bunalım içinde yaşayan Ermenistan Ermenileri açısından 1915 olayları gündelik hayata çok hakim değil fakat, dünyanın dört bir tarafına dağılmış, ekonomik durumu iyi olan en azından herhangi bir sıkıntı içinde bulunmayan Ermeniler için soykırım bir varoluş sebebi. Bunun inkârı ve belleklerden silinmesi Ermenilerin yaşadıkları toplum içinde erimelerine ve zamanla yok olmalarına sebep olacak bir olgu. Fransa’daki Diaspora Ermeni hareketlerinin liderlerinden, Türk düşmanı milletvekili Patrick Deveciyan, atalarının öldürülmelerine inanmanın kendileri için ne kadar hayati bir önem taşıdığını şu şekilde ifade etmektedir: “Ben ne zaman torunuma baksam onun yaşındaki çocukların bir zamanlar sadece Ermeni olduğu için öldüğünü düşünüyorum. Bu her gün yaşanması imkânsız bir acıdır. Bu Yahudilerin yaşadığı travma gibi, çok büyük bir travmadır. Ben bir yüzyıl daha halımın altında kadavralarla yaşamak istemiyorum”.

 

Diaspora Ermenileri için bir varoluş sebebi haline gelen “soykırıma uğrayan millet” düşüncesi vazgeçilmez bir dayanak noktası oluşturmaktadır. Tabii ki tarihi süreklilik içinde bu yaklaşım, bir bütünün parçası olarak görülmelidir, bin yıl önce Türklerle karşılaşmadan evvel de Ermenilerin aynı ruha sahip olduklarını görüyoruz. Bu yönüyle 150 yıllık Ermeni terörü ve iddiaları, Türklere karşı düşmanlık ruhu, saptırılmış bir tarih tezine dayanıyor gözükmektedir.

 

Ermenistan penceresinden ifade edilen tarih tezini açıklar mısınız?

 

Bu saptırılmış tarih tezini ve soykırım yazma geleneğini şu silsile içinde izah edebiliriz:

Birçok Ermeni efsanesine göre Ermeniler, doğuda bilgeliği, gücü ve adaleti ile ün salmış insanların soyundan gelmektedirler. Mesela Ermenilerin en büyük atası Hayg özgürlüğü seven, cesur bir insandır. Bu sebeple büyük imparator Pel’e meydan okumuş Büyük Ermenistan’ın kuruluşunu sağlamıştır. Armenak, Keğam, Aram zaferlerle bütün Doğu ve Orta Anadolu’da hakim olmuşlar ve imparatorluklarını yaşatmışlardır. Yine Haygazgan soyundan Zarmayr Truva Savaşlarına katılmıştır ve Zarmayr bu savaşta hayatını kaybetmiştir. Ancak Ermeni hükümdarlarından ilk taç giyen Ermeni Kralı Baruyr olmuştur. Bahsedilen Hayg Destanı’nda birçok problemler gözlemlenebilmektedir. Bu Ermeni kralları bağımsız görünmelerine rağmen krallık emarelerinden yoksundurlar. Bu durum tarihselliğin dışında gelişmiş olaylarla ilintilidir. Ermeniler kendilerini Doğu Anadolu bölgesinin en eski topluluklarından gördüklerinden efsanelerinde de hep hakim krallardan söz edilmekte, ancak bunların da bağımsızlık işaretinden yoksun olduğu dikkati çekmektedir. Ermeniler bu coğrafyada etkin olamamalarına rağmen Doğu Anadolu’ya hakim olan Asurlular, Urartular, Persler, Medler arasında kendilerini de zikretme ihtiyacı duymuşlardır. Aslında güçlü bir Ermeni devleti bu dönemde var olmamıştır.

 

Ermenilerin Hıristiyanlığı kabul etmelerinden sonra da bu tür büyük Ermeni tarihi yaklaşımları, bölgeye hakim olan Bizans, Sasani ve Arap idaresi altında sürülmelere, ezilmelere rağmen yaşamıştır. Selçukluların Malazgirt önlerine geldiği tarihlerde Romanos Diogenes Sivas’ta ve çevresindeki Ermeni kolonilerine karşı çok acımasızca davrandı ve onlardan çoğunu öldürdü, seferden dönüşünde de geri kalanların hakkından geleceğini ifade etti. Eğer Türkler Anadolu’ya gelmemiş olsalardı, Bizans İmparatorluğu Ermenilerin tamamını ortadan kaldıracak bir ortamı hazırlayacaktı. Ancak Ermeni tarih yazımlarında yine bu konulara pek yer verilmeyerek Hıristiyan Bizans için övgüler, istilacı Türkler için hakaretler vardır. Çünkü Ermeni tarihçilerine göre, soykırım tarihi yazımının temelinde olan Türk düşmanlığı, Türklerin Anadolu’ya gelişi ile başlatılmak zorundadır. Oysa 1453’te İstanbul’un Türkler tarafından alınmasından sonra Kilikya, Arapkir, Bursa ve Amasya’daki Ermenilerin çoğu İstanbul’a gelerek yerleşti, XVII. yüzyılın ilk yarısında İran’da Şah Abbas’ın baskısından kaçan birçok Ermeni Osmanlı topraklarına göç etti. Rahatlarını arayan Ermeniler İstanbul, İzmir ve diğer Osmanlı şehirlerine gelip ticaretle ve zanaatla meşgul oldular.

 

Ermenilerin Osmanlı toplumu içerisindeki yeri hakkında bilgi verir misiniz?

 

Ermeniler Osmanlı Devleti idaresinde birçok görev aldılar ve Türklerle kaynaşmaya başladılar. 1835-1839 arasında Türkiye’de bulunan Helmuth Von Moltke İstanbul’da Osmanlı Seraskerinin (Başkumandanının) Ermeni tercümanı ve ailesinden bahsederken Ermeniler hakkında şunları yazar: “Bu Ermenilere, hakikatte Hıristiyan Türkler denilebilir. Rumların kendi özelliklerini korumalarına karşın Ermeniler Türk adetlerini, hatta dilini benimsemişlerdir. Kadınları sokakta Türk kadınlarından ayırt edilemez”.

 

XVII. yüzyıl seyahatnamelerinde de kaydedildiği gibi Ermeniler savaşçı bir toplum değildiler. Doğu Anadolu’da ve Kafkasya’da ticaretle meşgul olan bir topluluktular ve Osmanlı Devleti bunlara herhangi bir kısıtlamada bulunmamıştı. Dini durumları çok zayıftı. Bu sebeple Katolik seyyahlar seyahatnamelerinde, “Ermeniler din değiştirmeye zorlandıklarında sorunsuz bir şekilde Katolik olurlar” diye yazmışlardı. Ermenilerin bu dini durumu hem Katolikler ve Ortodokslar hem de Protestanlar tarafından iyi bir şekilde kullanıldı. Katolikliğin hamisi Fransa, Ortodoksluğun hamisi Rusya, Protestanlığın hamisi de İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleriydi. Böylece XIX. yüzyıla gelindiğinde Ermeniler Osmanlı Devletinin birçok bölgesine dağılmış durumda refah içinde yaşamaktaydılar.

 

Osmanlı’da Ermenilerin 17. ve 19.yüzyılda durumlarında değişiklikler görülmektedir. Bu konu hakkında düşünceleriniz nelerdir?

 

Osmanlı Devleti idaresinde rahat bir şekilde yaşayan Ermenilerin durumlarında XVII. yüzyıldan XIX. yüzyılın ortalarına kadar önemli değişiklikler meydana geldi; kiliseler inşa edildi, mevcut kiliseler yenilendi, Ermeni Kilisesi, Hıristiyanlığı Ermeni milliyetçiliğinin oluşması yönünde kullandı. Ermeni Kilisesinde XIX. yüzyıldaki büyük değişiklikleri anlayabilmek için Avrupalı devletlerin Babıâli’ye baskılarını anlamak gerekmektedir. Özellikle 1833’e kadar Babıâli üzerinde Rus etkisi hissedilirken bu tarihten itibaren İngiliz etkisi kendini göstermiştir. Bu iki güç karşısında Fransa ikinci derecededir. Her üç devlet de Ermeni Kilisesini kendi politikaları doğrultusunda kullanmak istemişlerdir. Bu durum Ermeni Sorununu önemli bir karışıklığa sevk etmiş, Ermeniler de bu üç güçten ayrı ayrı faydalanmak yolunu tercih etmişlerdir. Çünkü Ermeniler bağımsızlığa giden yolda büyük bir devletin yardımına ihtiyaç olduğuna inanmaktadırlar.

 

Tanzimat ve Islahat Fermanlarıyla Ermeniler Osmanlı idaresi içerisindeki bazı idari düzenlemelere tabi tutuldular. 1863 yılında Ermeni Millet Meclisi kuruldu. Meclisin fermanda belirtilen görevi “Ermenilerin idare-i emval ve umur-ı diniyyeleri” ile ilgilenmekti. Fakat meclis zamanla Ermeni Meclis-i Mebusanı mahiyetini almış ve bu mecliste politika görüşülmeye başlanmıştı. İngiltere bu meclisi Ermenistan’ın muhtariyeti için bir vasıta saymıştı. Bu meclis 1864 yılında bir heyet oluşturarak Petersburg’a gönderdi.  Heyet Rus Çarından, Ermeni Katogigosunun görev ve vazifesine dair yeni bir nizamnamenin Osmanlı Devleti’ne kabul ettirilmesini istedi. Patrik Nerses Efendi de Padişaha müracaat ederek Ermenistan hakkında ıslahat yapılmasını istiyordu.

 

İstanbul Ermeni Patriği Nerses Varjabedyan, Mıgırdıç Kırımyan ve Horen Narbey 1878 Berlin Konferansı’nda Ermeni milletinin isteklerini dile getirdiler, böylece siyasi bir otoritenin boşluğu kilise tarafından dolduruldu.  Berlin Antlaşmasından sonra, istediklerini elde edememenin verdiği acı ile bir yazısında Kırımyan Van Ermenilerine şöyle hitap ediyordu. “…bu doğanın kanunu, eğer koyun gibi olursanız savaşmak için bir boğanın boynuzlarına sahip değilseniz, silahlanmamışsanız sürekli boğazlanırsınız. Arzu ettiğiniz, hayalini kurduğunuz özgürlüğü kan akıtmadan kazanacağınızı mı düşünüyorsunuz?”. Bu tahriklerden sonra Van’da halk arasında bir kaynaşma başlamıştı. İstanbul’da yayınlanan Ermeni gazeteleri bile Kırımyan’ın bu ihtilalci fikirlerinden rahatsızlık duyuyorlardı.

 

Osmanlı yönetimi ve masum halka karşı Ermeni tarafınca yapılan şiddet kullanma olayları hakkında görüşleriniz nelerdir?

 

Ermenilerdeki aşağılanmışlık ve hüsran, Ermeni Katagikos Kırımyan’ın 1878’de Berlin Kongresinden dönüşünde verdiği meşhur isyan ve mücadele vaazında görülüyordu. Kırımyan’ın sözlerine neden olan hüsran, öfke ve aşağılanmışlık Ermenilerin çoğuna yabancı gelmeyen şeylerdi. Bu sözler Ermeniler arasında efsaneleşmiş ve Ermenilerin milli varlığını korumaları için şiddet kullanımında vazgeçilmez bir yetkilendirme olmuştur. Bundan sonra, papazın ayakta kalma ve bağımsızlık mücadelesi içinde Birinci Dünya Savaşı’na katılması Ermenilerin dini inanışına kazınmıştır. Bir elinde haç, bir elinde tüfek taşıyan rahip resimleri dindarlıkta bir sembol haline gelmiştir. 451 yılında askerleri ile birlikte Hıristiyan Krallığını Zerdüşt İran’a karşı savunurken ölen Saint Vartan Mamigonian, Ermeni tarihinde önemli bir yere sahiptir. Tabii ki kilisenin bu şiddet tercihinde Ermeniler arasındaki hakimiyetini kaybetme endişesi de görülmektedir.

 

Güç ve şiddet kullanımı, Ermeni propagandasının ve hak arama mücadelesinin önemli bir parçası haline dönüşmüştür. Eçmiyadzin’deki Ermeni Kilisesi tarihte olduğu gibi bugün de Ermeni milliyetçiliğine hizmet ettiği için inanç ve vatanseverliği birbirinden ayıramayarak teolojik unsurlardan yoksun kalmıştır. Zira din faktörü Ermeni milli hareketinde yalnızca Avrupa ve Amerika’yı ayağa kaldırmak için bir unsur olarak kullanılmıştır. Bu yönüyle Ermeni tarihi genel itibariyle Gregoryan Ermeni kilisesi tarihidir. Ermeni kültür geleneğinin varoluş biçimi siyasi varoluşa ve ifadeye dayanmaz, dini ve kişisel başarı inançlarına dayanır. Ermeniler için bağımsız devlet kurma ve bağımsız bir toplum olma örneği, tarihte yaşanmadığı ve mevcut olmadığı için, bu var olma biçimini engelleyen bir düşman yaratma ihtiyacı kendiliğinden ortaya çıkmıştır.

 

 

Ermeni tarafının o dönemde yaptığı propaganda faaliyetleri nasıl bir seyir halindedir?

 

Ermeni tarih yazımı içerisinde, Ermeni liderlerinin ve komitecilerin yaptığı mücadeleler hep kahramanlık, buna karşı gelen siyasi birlik içerisindeki devlet sahibi Türk yönetimi hep gaddar ve acımasız gösterilmiştir. Bu tarih yaklaşımı XIX. yüzyıldan itibaren tamamıyla Türk idaresine karşı harekete geçmiş olan devletler tarafından yönlendirilmiştir. Bu dönemdeki çalışmalarda propaganda önemli bir yer tutmaktadır. Yapılan propagandanın amacı, hitap ettiği çevrede Ermeni meselesi hakkında umumi bir kanaat meydana getirmek ve insanları bu kanaate göre hareket edebilecek bir hale sokmaktı. Bu sebeple propagandanın esas çevrelediği muhatap halk kitleleriydi. Propaganda yapacak kimseler, hitap edeceği sosyal kütlelerin sosyal kıymetlerini, inançlarını, köklü anane ve düşüncelerini iyice tanımış ve bunlardan ne gibi şekillerde istifade edilebileceğini tespit etmişti.  Propagandanın amacı ve hedefi bu şekilde belirtilince, Ermenilerin Avrupa ve Amerika’da bu ortamı hazır bulduklarını söylemek mümkündür. Çünkü Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri kamuoyu, XIX. yüzyılın başından itibaren Osmanlı Devleti’nde meydana gelen olayları, Rumların, Sırp ve Bulgarların mücadelelerini zaten Hıristiyanlık ruhu ile ele almışlardır. Doğuda bir anavatandan yoksun olan Ermeniler nüfusun ancak yüzde on üçünü teşkil ettikleri bölgelerde bağımsız bir devlet kurmak istiyorlardı ve tezlerinin en zayıf noktası bu vatan kavramından yoksun olmalarıydı. Ancak XIX. yüzyılın sert rüzgârları onları bağımsız anavatan girdabı içine çekecekti. Misyonerler ve Anadolu’daki büyük devlet diplomatları Ermenileri bu konuda aşırı derecede cesaretlendirmişlerdi.

 

Bölgede o dönem misyonerler, gizli örgütlenmeler, komita faaliyetleri hakkında bilgi verir misiniz?

 

Misyonerlerin Gregoryen Ermenileri dinlerinden çıkarıp, Protestan ve Katolik yapmaları, Rusya’nın Ortodoksluk propagandaları Ermeni kilisesini endişelendirmişti. Ayrıca 1862 yılında Osmanlı Devleti’nin Ermenilere verdiği Ermeni Millet Nizamnamesi de kilise üzerinde sivil Ermenilerin nüfuzunu kırmaya yetmişti. Tabii ki kilise bu konuda başka bir baskı unsurunun etkisi altında da kalmıştı: Bağımsızlık için örgütlenen Ermeni grupları.

 

Kırımyan’ın seçtiği hareket tarzı, Anadolu’da kısa süre içerisinde meyvelerini vermeye başladı. Van, Ermeni gizli örgütlerinin bir merkezi haline geldi. Bunların hareket tarzları, Ermenilerin soykırım olarak niteledikleri olayların başlangıcı oldu. Erzurum’daki İngiltere Konsolosu Graves, Osmanlı Devleti’nde Ermeni ihtilalcilerin gelerek Ermeni halkını isyana teşvik etmelerini olayların başlangıcı olarak ifade etmektedir. Yine Muş’ta yakalanarak İstanbul’da Sultan Abdülhamit’e itiraflarda bulunan meşhur Ermeni komiteci Mihran Damadyan da doğuda Müslümanlara saldırarak ilk olayların kendileri tarafından başlatıldığını söylemektedir.

 

1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi sonunda imzalanan Berlin Anlaşması’nda, Ermeniler hakkında Osmanlı Devleti’nin reform yapmayı kabul ettiği belirtiliyordu. Sultan II. Abdülhamid, büyük devletlerin tıpkı Balkanlarda olduğu gibi Doğu Anadolu’da bağımsız bir devlet (Ermenistan) kurmak suretiyle Anadolu’yu parçalamak için hazırladıkları oyunların farkındaydı. Devletlere herhangi bir müdahale fırsatı vermemek için Doğu Anadolu’da fevkalade tedbirler aldı. Erzurum’da örfi idare ilan edilerek Ermenilerin güvenliğini sağlamak üzere buraya iki tabur gönderildi, reform uygulaması ise geçici olarak askıya alındı, Sultan Abdülhamid devlet ihalelerine Ermenilerin girmesini önleyecek tedbirler aldırdı. Bu kararlar İstanbul ve Anadolu’nun ticaret şehirlerindeki Ermenileri çok sarstı. Ermeni tüccarlar bir taraftan devletin bir taraftan da Ermeni komitecilerin baskısı altına girmişti. Onları bu baskı altından büyük devletlerin yardımları kurtaracak, onlara yeni iş imkânları ve kapitülasyonlardan doğan haklardan faydalanmanın yolları bulunacaktı.

 

Ermeniler bu durum karşısında faaliyetlerini arttırmaya ve Avrupalı devletlerin dikkatlerini çekmeye çalıştılar, bunu Anadolu’da çıkaracakları karışıklıklarla sağlayabileceklerini düşündüler. Bu faaliyetleri kurdukları Hınçak (1887) ve Taşnak (1890) ihtilal örgütleri vasıtasıyla gerçekleştirdiler. Hınçak Cemiyeti, Türkiye ve İran’daki ilk sosyalist cemiyettir. Bu cemiyetlerin bütün kurucuları ve teorisyenleri Marksistti. Rusya’dan ayrılarak eğitim için Avrupa’ya giden yedi Rus Ermenisi tarafından kuruldu, bunların aileleri genellikle zengindi. Hiçbirisi Türk idaresi altında yaşamamıştı, fakat Türkiye’de yaşayan Ermenilerin hayat şartlarıyla yakından ilgileniyorlardı. 1886 yılında Avatis Nazarbekyan ve arkadaşları Hınçak İhtilal Cemiyeti’nin programını hazırladılar. Buna göre, 1- Dünyanın birçok bölgesinde azınlıklar çoğunluklara hükmetmektedirler. Gerçek ve tam özgürlüğü elde edebilmek için insani ve sosyalist prensiplere dayalı bir düzen kurulmalıdır. Bu düzen ancak ihtilalle gerçekleşebilir. 2- Partinin ilk hedefi Ermenistan’ın siyasi ve milli bağımsızlığıdır. Asya Türkiye’sindeki Ermenilerin durumu belirsizdir ve Hınçaklar bu arazide yoğunlaşmalıdırlar. Bu bölgede köle olarak yaşayan Ermeniler kurtarılmalıdır. 3- Hınçaklar bu hedeflere ulaşmak için Türkiye Ermenistan’ında propaganda, tahrik, terör metotlarını uygulamalıdır. Halk mevcut düzene karşı harekete geçirilecek, bunun için düzenin kötülüğünden bahsedilecektir. Hükümete karşı gösteriler düzenlenecek, vergi ödemek reddedilecek, reform talebinde bulunulacak ve bu suretle Osmanlı Devleti terörizme sevk edilecekti.

 

Hınçaklar Türkiye’deki teşkilat ve çalışmaları için merkez olarak İstanbul’u seçtiler, yedi ay içerisinde yedi yüz üye kaydettiler. Ermenileri organize edebilmek için Anadolu’ya Cenova ve İstanbul’dan üyelerini gönderdiler. Bunlar Bafra, Merzifon, Amasya, Tokat, Yozgat, Arapgir ve Trabzon bölgelerinde çalışmaya başladılar. Cemiyet gücünü ilk olarak 15 Temmuz 1890’da Kumkapı Gösterisi ile ortaya koydu. Gösterinin amacı, ezilen Ermenileri uyandırmak, Osmanlı Hükümeti ile birlikte çalışan kiliseyi cezalandırmak ve Babıâli’yi Ermeni istekleri konusunda uyarmaktı.

 

Bu olaylar karşısında Osmanlı Hükümeti bir taraftan olay çıkmaması için yoğun tedbirler alırken, diğer taraftan bütün Ermenileri de incitmek istemiyordu. Üç-beş art niyetli Ermeni’den dolayı Osmanlı Hükümeti’ne hizmet eden ve sadık olan Ermenileri yanlışlıkla dahi olsun cezalandırmamak devletin esas hareket noktası olmuştu. Ermeni komitecileri özellikle İstanbul Ermeni ihtilal cemiyeti üyeleri İstanbul’daki Ermeni halkını hem Osmanlı Hükümeti’ne, hem de Ermeni Patrikhanesi’ne karşı direklere yapıştırdıkları yaftalarla kışkırttılar, buna uymayanların ölümle cezalandırılacağını ilan ettiler. Komiteciler Osmanlı Hükümeti’nde görevli Ermenilere karşı acımasızca davrandılar. Tarihi kayıtlar ve arşivler bu tehdit ve cinayet belgeleri ile doludur. Kumkapı Olaylarında şahitlik yaptığı gerekçesi ile Adliye Dairesinde avukatlık yapan Haçik Efendi, Ermeni Gizli Cemiyeti tarafından öldürülmüştü. Bu cinayet Adliye Müsteşarı Vahan Efendi, Agop ve Artin Paşalarda çok derin bir üzüntü ve dehşete neden oldu. Hatta Patrikhane’de çalışan memurlar görevlerine gidemediği için burada işler adeta tatil edilmiş gibi idi.

 

5 Ocak 1893’de Merzifon’da başlayan olayı Amerikan Anadolu Kolejinin hocaları Tomayan ve Kayayan örgütlemişlerdi. Bu olaylardan sonra yargılanan hocaların suçları sabit olmasına rağmen Avrupa devletlerinin ve ABD’nin baskıları sonunda serbest bırakılmaları Anadolu’da olay çıkartmak konusunda Ermeni komitecilerini daha da cesaretlendirecekti. Ermeni komitecilerinden suçlu olanlarının serbest bırakılmaları bundan sonra bir adet haline geldi. Bu olayları 1894 Sason Olayları takip etti. Bu olaylar sonunda yüzlerce kitap broşür ve makale Avrupa ve Amerika’da basılarak dağıtıldı. Bu yayınlarda olaylar, Ermenilerin katledildiği şeklinde yer aldı. İngiltere, Fransa ve Rusya 11 Mayıs 1895’de Sultan Abdülhamid’e bir Ermeni Programı sundular. Sultan Abdülhamid baskılardan dolayı 17 Ekim 1895’te bu reform programını imzaladı. Hınçak Partisinin yayın organı Hınçak Gazetesi bunun üzerine şu yazıyı yayınlıyordu: “Ermeni halkının sesini ve haklarını duyurmayı başardık, bu cemiyetimizin mücadelesinin bir zaferidir”.

 

Bu faaliyetlerde İngiliz, Rus ajan ve konsoloslarının çalışmaları da etkili oluyordu. İngiliz Başbakanı Gladstone, Amerika’da James Bryce ve Yunanistan idarecileri Hınçakları kışkırtarak, “Ermeniler imtiyazlar istiyorlarsa böyle olamaz, onlar bir büyük olay çıkarmalılar, bazıları asılmalı, bazıları kesilmeli, İslamlarla tutuşmalı ki biz de o vakit işin içine girip bunların muratlarını yerine getirmeye çalışalım” diyorlardı. Aslında bu durum Ermenilerin ve onların destekleyicileri büyük devletlerin çaresizliklerinin de bir göstergesi idi. Çünkü onların kurmayı düşündükleri Ermenistan, Bulgaristan ve Yunanistan gibi tabii hudutlarla çevrili, birleşik bir halk kütlesiyle tarif edilmiş ve sınırlandırılmış bir vatan değildi. Ermeniler vatan olarak tarif ettikleri Doğu Anadolu’da nüfusun ancak % 13’ünü oluşturmaktaydılar, hatta tüm dünyada yaşayan Ermeniler Doğu Anadolu Bölgesine yerleştirilse bile Ermenilerin Doğu Anadolu’da nüfus yoğunluğuna sahip olmaları mümkün değildi. Bu sebepten dolayı karışıklıklar çıkarılmalı ve bu karışık ortamda Ermenistan’ın kurulması gerçekleştirilmeli idi. Nitekim 1876 yılında Ermeni sorununa dikkat çekmek üzere İstanbul’daki büyükelçileri ziyaret eden İstanbul Ermeni Patriği Nerses, İngiliz sefiri ile yaptığı görüşmede, “Avrupalı devletlerin sempatisini çekmek için isyan zaruri ise, böyle bir hareketi başlatmakta zorluk bulunmadığını” belirtmişti.

 

Ermeniler amaçlarına ulaşmak için teşkilatlanmada Bulgarların uyguladıkları planı takip etmeye başlamışlardı. Rus parası ve ajanları, Bulgar savaşından on yedi-on sekiz yıl öncesinden girmeye başlamıştı. 1880’den itibaren de Van Ermenileri arasında Rus ajanları bol bol para harcayarak çalışıyorlardı. Bu arada Kafkasya Ermenileri Rusların teşvikleriyle Anadolu Ermenileriyle ilgileniyorlardı. Rus Konsolosu Doğu Anadolu’nun bütün şehirlerini dolaşarak Ermenileri milliyetçilik konusunda kışkırttı. Erzurum ve Van Ermenilerini dışarıdan gelen “L’Armenia” ve “Haisdan” gazeteleri tahrik ediyordu.

 

1894-1896 olayları sadece İstanbul, Sason ve Van çevresinde değil Doğu Anadolu’nun birçok yerleşim yerinde de meydana gelmişti. Olayların çıktığı yerlerden birisi de Şarki Karahisar idi. Burada Ermeniler önemsiz olayları bahane ederek kargaşa çıkarmışlar, kilise ve mezarlıklarda toplanmışlar, Sivas’tan gelen Savcı Muavini Necip Efendi’yi dağa kaldırıp öldürmüşler, tahrirat kâtibiyle iki neferi ağır yaralamışlar ve neferlerden birini öldürmüşlerdi. Yapılan incelemeler sonunda, olayların komitecilerin tahrikleri sonucu çıktığı anlaşılmıştı. 1895 yılının Ekim ayında da Şarki Karahisar’da Ermeniler silah kullanarak ihtilale teşebbüs etmişler, karşılarında güvenlik güçlerini görünce kilise, okul ve evlerine kapanarak oralardan ateşe başlamışlar, olaylar sonunda 2.000 Ermeni, 1.000 Müslüman hayatını kaybetmiş, olaylar güçlükle yatıştırılabilmişti.

 

Hınçaklardan sonra Anadolu’da ihtilal fikrini yayan ikinci önemli örgüt Taşnaklar oldu. 1890 yılında Tiflis’te kurulan Taşnaksütyun kendisine metot olarak terörü seçmişti. “Bir düzine silah sevk edecek çete, bir düzine programdan daha etkilidir” şeklinde düşünen Taşnak Komitesinin kuruluşundan üç yıl sonrasına kadar belirli bir programı olmamıştır. Komitenin ilk amacı, merkezi Van’da bulunan Armeneganlar Cemiyeti ve Hınçak Cemiyeti’ni birleştirmek, Rusya’dan Türkiye’ye geçen çetelere yardım etmek, savunma teşkilatı kurmak, taraftar toplayarak isyan, ihtilal çıkarmak ve Ermenistan’ın bağımsızlığını sağlamak, Ermenileri silahlandırmaktır. Taşnak Cemiyeti parolası şu şekilde oluşturulmuştu: “Türk’ü, Kürt’ü, sözünden dönenleri, hafiye ve hainleri her yerde ve her türlü şartlar altında vur, öldür, intikam al”.

 

Aslında Ermeni hadiselerini çıkaran ve bir bakıma bu cemiyetlerin kararlarını uygulayan daha önemli bir oluşum vardı: Fedailer. Ermeni halkının belleğinde ihtilal hareketi fedailerin hareketiyle özdeşleşmiştir. İster Kafkasyalı, ister Osmanlı, ister aydın ya da papaz, ister köylü olsun fedai, yaşamını eylemleri ve ölümüyle uyandırdığı halkına adayan silahlı bir çete idi. Fedailiğin temeli Ermeni köy eşkıyalığına dayanıyordu. 10 ile 15 silahlıdan oluşan seyyar çetelerin ilk hedefi Ermeni köylülerini silahlandırmaktı. Ermenilerin bugün en çok yâd ettikleri çete başları Serop, Antranik, Dro, Hamazsp v.b. isimlerdir.

 

Ermeni çeteleri Rus sınırından ya da İran sınırından Osmanlı topraklarına giriyorlardı. Ruslar bunlara silah yardımı yapıyordu. Kafkas sınırından Doğu Anadolu’ya silah kaçırarak Ermeni köylüsünü silahlandırıyorlardı. Ermenilerin silahlanma faaliyetleri 1880 yılında başlamıştı. Ülke dışından silah elde etme, militan Ermeni çevrelerinin silahlanma istekleri ve hükümetlerinin Ermeni sınırlarını garanti etmelerine dair istekleri yabancı askeri konsoloslara bağlanan umutların bir parçası idi. Birçok Avrupa şehrindeki Ermeni komiteleri ya da bazen birtakım sempatizanları ya silahları sağlıyor ya da onların satın alınması için gerekli parayı buluyorlardı. Bu silahlar daha sonra çeşitli yollardan Türkiye’ye sokuluyordu. Silahlar çoğunlukla yabancı teknelerle taşınıyor, Hıristiyan yolcular bunların geçirilmesinde yardımcı oluyorlardı. Bazen silahların satın alınması için gerekli para dünyanın farklı bölgelerinden geliyordu. Rusya sınırı içerisinde bulunan Eçmiyadzin Ermeni Kilisesi silahların satın alınması ve Türkiye sınırının geçirilmesi konusunda para tedarikinde önemli bir rolü üstlenmişti. Bazen de Amerika’dan Ermeni ajanları bir Avrupa başkentine örneğin Atina’ya geliyor, silah alımı ve transferini sonuçlandırıyorlardı.

 

İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Ermeniler arasındaki ilişki nasıl gelişti?

 

Açıkçası 1908-1914 yılları arasında Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu siyasi, askeri ve ekonomik durum ile Osmanlı hükümetlerinin Ermeni gruplarla ilişkileri anlaşılmadan 1915 olaylarının anlaşılması güçtür. Bu yüzden Osmanlı Devleti’nde Meşrutiyetin ilanından sonra ortaya çıkan siyasi atmosfere bir göz atmak gerekir. Sultan II. Abdülhamid’e karşı birlikte hareket eden muhalefet cephesi içinde Ermeniler de Jöntürk grupları ile anlaşmalar yaptılar. Taşnaksütyun Cemiyeti İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Hınçak Cemiyeti de daha sonra Ahrar Frıkasına dönüşecek olan Prens Sabahattin Grubu ile birlikte hareket etti. 1908’de Meşrutiyeti ilan edilince her iki Ermeni cemiyeti siyasi parti haline dönüşerek legal hale geldi ve 20 yıldır ülkede kanlı eylemelere katılmış olan komiteciler hakkında af kanunu çıkarıldı. Partiler seçimlere ittifakla girdiler.

 

Balkan savaşları bütün bu dengeleri alt üst etti diyebiliriz. Savaş daha sona ermeden Rusya’nın teşviki ile Avrupa başkentlerini dolaşmaya başlayan Hınçak ve Taşnak temsilcileri, Osmanlı Hükümetini Avrupa hükümetlerine şikâyet ederek Doğu Anadolu’da reform istediler. Rusya, İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti’ne 1914 Şubat ayında Yeniköy Antlaşması ile Doğu Anadolu’da reform yaptırmayı kabul ettirdiler. Buna göre Doğu Anadolu ikiye bölündü ve bu iki bölüme Avrupa’dan valiler tayin edildi. Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ ve Sivas artık Osmanlı Devleti’nin idaresinde değildi adeta. Reform görüşmelerini yapıldığı sırada Köstence’de bir genel kongre toplayan Hınçak Cemiyeti Osmanlı Devleti’ne karşı eski eylemlerine dönme yani illegal hareket etme, Osmanlı bakanları Enver ve Talat paşalara suikast düzenleme kararı aldı ve bu kararı uygulamak için İstanbul’a dört terörist gönderdi.

 

Savaşın hemen öncesinde Hınçak Cemiyeti mensupları hükümet tarafından takibe alındı ve Anadolu şehirlerindeki halkı silahlandırma eylemleri önlemeye çalışıldı. Hınçak ve Taşnatsütyun partileri legal hale gelmekle beraber “öz-savunma” adı altında Ermeni halkını silahlandırmaktan vazgeçmiş değillerdi. Bu partiler düzenledikleri kongrelerinde bu durumu açıkça karar altına alıp şubelerine duyurdular.

 

Uluslararası alanda Ermenilerin desteklenmesi ve Türk tarafının karalanması amacıyla o dönem neler yapılmıştır?

 

Anadolu’nun hemen hemen bütün şehirlerinde meydana gelen olaylar ABD de dahil olmak üzere batı kamuoyu tarafından Ermenilerin Müslüman Türkler tarafından katli şeklinde duyurulmuş, böylece yüzyıl önce Türklere karşı Avrupa’da başlatılmış olan karalama kampanyası daha da şiddetlendirilmiştir. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce cereyan eden bu olaylardan ortaya çıkan sonuç şu idi: Rusya, Katogikos Krimyan’ın etkisini de kullanarak, bir taraftan kendi sınırlarında ki Ermenilere göz açtırmamaya çalışırken, diğer yandan da Osmanlı Ermenilerini el altında sürekli kışkırtıyordu. Bu şekilde hem Osmanlı Devleti’nin zayıflamasını hem de Ermenilerin düşündükleri muhtar idarenin İngilizlerin değil ancak kendi himayelerinde olabileceği imajını vermeye çalışıyorlardı. İngiltere Başbakanı Gladstone, Ermenilerin dini ve insani açıdan himaye etme maskesi altında politik nüfusunu arttırmayı hedefliyordu. Ermeniler güya demokratik rejimlerin cari olduğu memleketlerdeki serbest basın ve dini teşekküller yoluyla, özellikle bu devletlerin ve genelde tüm Hristiyan aleminin dini ve insani hislerini galeyana getirerek hükümetleri üzerinde oluşturacağı etkilerle müdahaleyi sağlamayı umuyorlardı. Başarısızlıklar, komitecileri çok aşırı hareketlere sevk ederken Ermeni toplumu içindeki anlaşmazlıkları daha da gün yüzüne çıkarıyordu. Osmanlı Devleti bir yandan eldeki imkânlarla Ermeni olaylarını büyütmeden ortadan kaldırmaya çalışırken, bir yandan da bitip tükenmek bilmeyen iftira ve yalan kampanyasına cevap vermeye çalışıyordu. Ayrıca Osmanlı Hariciyesi bu gibi hareketlere, dost! İngiltere’de imkan verilmemesi için sürekli teşebbüslerde bulunmuş, ancak demokratik rejimin sürdüğü memleketlerde ne bu gibi yayın faaliyetlerini ne de kurulan ya da kurulacak derneklerin faaliyetlerini önlemeye imkan olmadığı cevabını almıştı. 1908 yılında İkinci Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte Ermenilerin çoğu demokratik seçim sistemi içinde haklarını aramaya yöneldiler. Ancak, komiteciler ve Avrupa’da Ermeni katliamı söyleminden geçinen Ermeni komiteleri ve liderleri anayasal dönüşüm sürecine katkı sağlamadıkları gibi ellerinden geldiği kadar bu süreci baltaladılar, Avrupa basınında meşrutiyeti ve Jön Türkleri karalayan yazılar yayınladılar. Türk düşmanı komiteler ve onların destekçileri amaçlarına ulaşmak için farklı yollar izlemeye başlayacaklardı.

 

XIX. yüzyıl Avrupalısı için doğuda, Osmanlı Devleti içerisinde yaşayan dindaşlarından haber alabilecek hemen hemen tek kaynak günlük, haftalık ya da aylık çıkan gazeteler ve dergiler ile haftalık düzenlenen pazar ayinleri idi. Durum böyle olunca gazetelerin önemi bir kat daha artıyordu. 1890–1918 yılları arasında Ermeni olaylarına paralel olarak Avrupa kamuoyunda da Ermeni sorunu ile ilgili haberler ve editöre yazılan, yayınlanan mektuplarda artışlar görülmektedir. Bu mektuplar, halkı harekete geçirmeye çalışan, Ermeni dostları ve Ermeni Birliklerinin yazdığı mektuplar olarak ön plana çıkmaktadır. İngiliz hükümetinin yayın organı olarak çalışan The Times Gazetesi’nde 1890–1918 yılları arasında yayınlanmış olan editöre mektuplar kısmında yer alan mektuplardan 90 adedi Ermenilerle ilgilidir. Bu mektuplar Ermeni yardım cemiyeti idarecileri, Ermeni Yurtseverler Derneği başkanı, İngiliz Ermeni Dostluk Derneği yöneticileri gibi İngiltere’de yaşayanlar tarafından gönderilmiştir. Bu mektuplarda 1894–1896 ve 1915-1918 yılları arasında bir yoğunluk görülmekte olup özellikle üzerinde durulan doğu Hıristiyanlarının Türkler tarafından katledilmekte olduğu ve Batı dünyası Hıristiyanlarının bunlar hakkında hiçbir şey yapmadığı yönündedir.

 

1894-1896 yıllarında Anadolu’da meydana gelen olayları Türklerin Ermenileri katli olarak The Times’a taşıyan Hagopyan, Londra’da kurduğu dernek aracılığı ile Haisdan Gazetesi’ni de neşrediyordu. Osmanlı hükümeti bu gazetenin yayınları ile ilgili olarak Lord Salisbury’e müracaat ettiğinde şu cevabı alıyordu: “İngiltere anayasası ile diğer kanun maddeleri bu gazetenin kapatılması için bir tedbir almamıza engeldir…”.

 

Ermeni propagandası açısında edebi anlamda kullanılan kaynaklar hakkında bilgi verir misiniz?

 

Ermeni propagandası içinde anılar da çok önemli bir yer tutmaktadır. Yaşadığı bile şüpheli olan bazı kişilere ait olduğu savunulan birçok anı, Avrupa kamuoyunu yönlendirmek adına 1890-1896 ve 1914-1922 yıllarını içine alacak şekilde yayınlanmıştır.  Son yıllarda yayınlanmış olan ve görgü tanıklarının anlattıklarına dayanan birçok çalışma arasında etnolog, folklorcu Verjine Svazlian’ın yaptıkları ön plana çıkmaktadır. Svazlian, 1955’ten itibaren, Batı Ermenistan’dan, Kilikya’dan ve Anadolu’dan güya zorla sürgüne gönderilip daha sonra Ermenistan’a dönenler tarafından aktarılmış çeşitli lehçelerdeki folklor kalıntılarını yazıya dökmeye başladı. Aynı zamanda da sözde Ermeni Soykırımı’ndan kurtulan görgü tanıklarının anılarını ve onların söylediği tarihsel nitelikli şarkıları kaleme aldı.

Türkçeye çevrilen ve 2005 yılında yayınlanan “Ermeni Soykırımı ve Toplumsal Hafıza” isimli kitabında Svazlian, şöyle diyor:

“…Israrlı teşviklerimiz karşısında konuşmayı kabul ederek duygusal bir patlamayla acı geçmişlerini tekrar yaşayıp gözyaşlarına karışan hıçkırıklarla, küllenmiş, yürek sızlatan anılarını anlatmaya başladılar; Jön Türklere bağlı zaptiyelerin kendilerini gelişmiş ve zengin memleketlerinden nasıl zorla sürgüne gönderdiklerini ve kendi ebeveynlerini ve yakınlarını kendi gözlerinin önünde insanlık dışı bir biçimde nasıl parça parça ettiklerini, annelerinin, kız kardeşlerinin ve ablalarının namusunu lekelediklerini, yeni doğmuş bebekleri taşlarla ezdiklerini anlattılar…”.

Bugün olduğu gibi Ermeniler ve Ermenistan Birinci Dünya Savaşı’nda da büyük güçlerin ayakları altında ezilmişlerdi. Hayg’ın destanında olduğu gibi…

Birinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul’da ABD Büyükelçisi Morgenthau’nun anıları, yine bu savaş sırasında İngiltere tarafından inşa edilen Mavi Kitap, bu kaynaklara dayanılarak yazılan kitaplar büyük Avrupa devletlerinin doğu politikalarının bir parçasıydı. Örneğin 1947 yılında ABD’de Boston’da yayınlanan “Yüzbaşı Sarkis Torosyan Çanakkale’den Filistin’e” isimli çalışma 2012 yılında Türkçe yayınlanmış ve bunun üzerine birçok tartışma olmuştur. Osmanlı Devleti’nde görevli bir subayın başından geçen hadiseler hatırada kurmaca ile birleşiyor ve savaş Ermenilerin Türkler tarafından katli şeklinde gelişiyor. Oysa Tarihçi Y. Hakan Erdem’in yayınladığı “Gerçek ile Kurmaca Arasında Torosyan’ın Acayip Hikâyesi” isimli araştırması, Torosyan’ın anlattıklarının kurgu olduğunu ortaya koydu. Daha kısa bir süre önce yaşadığımız bu gelişmeler Avrupa’da soykırım propagandasının geçen yüzyıl nasıl yürütüldüğünü ve Türkiye’nin bunlara kayıtsız kaldığını göstermesi açısından önemlidir. 1947’de ABD’de yazılan kitap Türkçeye çevrilemese 1915 yılına ait bu kitapta Batılılara anlatılan yalanlar, iftiralar ve kurgular doğru olarak kabule devam edecektir. Avrupa ve ABD’de bu şekilde yayınlanmış binlerce anı ve araştırma tarafsız araştırmacıların incelemesini bekliyor.

Bütün bu çalışmalar ve propagandalar sonunda Türklerden istenen şey, yapılan ve kesin delillerle ispatlanan (!) soykırımın bir an önce kabul edilmesidir. Tarihi inşa için kullanılan malzemelerin çok sağlam olmamasına rağmen insanları aldatmaya yönelik bu yaklaşımların bilimsellik ve tarafsızlıkla hiçbir ilgisi olmadığı görülmektedir. Dolayısıyla Türkler hiç yapmadıkları bir şeyle suçlanmakta ve yapmadıkları bir şeyi kabule zorlanmaktadırlar. Türkler, tarafsız ve özgür kamuoyu ve bilimsel anlayışa sahip olduklarını her defasında ifade eden Avrupa ve ABD kamuoyundan, bahsedilen vasıfların gerçekleştirilmesini ve tarihin bir bilim olarak yeniden ele alınmasını istemektedirler.

Ermenilere yönelik sözde soykırım hakkında yakın dönemde yaşananlar hakkında bilgi verir misiniz?

2013 Martı’nda göreve başlayan Papa Francis dahi olayın bir parçası olarak 1915 olaylarını “XX. yüzyılın ilk soykırımı” olarak nitelendirdi. Papa, 1915 olaylarının 100. yıldönümünü anmak üzere Ermenistan’ın başkenti Erivan’a bir ziyaret düzenlemek istediğini de belirtti. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı bu açıklamayı eleştirerek; geçmişteki bir olaya ilişkin Papa’nın tek taraflı yorumlarından dolayı hayal kırıklığı duyulduğu, Papalık rütbesinden, üstlendiği ruhani makamın sorumluluğu altında tarihten husumet çıkarmak yerine dünya barışına katkıda bulunmasının beklendiği belirtildi.

Papa, 3 Haziran tarihinde kendisini Vatikan’da ziyaret eden üç Ermeni din görevlisiyle yaptığı bir toplantı sırasında, “20. yüzyılın ilk soykırımı Ermenilere yapıldı” dedi. Papa’nın 1915 olaylarına dair görüşü daha önceden biliniyordu. Papa, 2006 yılında Arjantin’de kardinal olduğu dönemde, Ermenilerin öldürülmesinin Osmanlı Türkiye’sinin en ağır suçu olduğunu belirtmişti. Türkiye Cumhuriyeti’nin ve ona tabi vatandaşların Ermenilerle ilgili düşünceleri olumludur ve her zaman barışa hazır haldedir. Fakat bu tür açıklamalar ve Ermenilerin Avrupa siyasetine bir Haçlı zihniyeti ile alet edilmesi onları üzmekte aradaki dostluk köprülerini zayıflatmaktadır. Papa bu açıklamaları ile yeni başladığı görevde Hıristiyan aleminin desteğini siyaseten elde etmeyi hedeflerken Türklerle Ermeniler arasındaki dostluğun inşası için kılını kıpırdatmamaktadır. Bu durum Avrupa kiliselerinin, siyasetçilerinin bin yıllık bitmeyen politikası olarak görünmektedir.

En son Türklerle Ermeniler arasında kurulmaya çalışılan dostluk köprüsü, geçimlerini soykırım ticaretinden sağlayan Ermeni komiteleri ve Avrupalı siyasetçiler tarafından yıkıldı. Avrupa’daki Ermenileri, Avrupa Birliği kurumları nezdinde temsil eden Adalet ve Demokrasi Federasyonu, Paris’te Türkler ile Ermeniler arasında oluşturulan FRAT isimli diyalog girişimini kınadı ve diyalog yolunun 1915 olaylarının Türkiye tarafından soykırım olarak tanınmasından geçtiğini tekrarladı. FRAT’ın kurucuları arasında bulunan ünlü piyanist Hüseyin Sermet ise, Fransa’daki Taşnak Partisi’nin tehditleri sonucu forumda yer alan bazı Ermenilerin istifaları üzerine oluşumun lağvedildiğini açıkladı. Bu komitecilere göre, Ermeni davası sadece onların tekellerinde olmalı ve onların görüşü dışındaki bir görüş her kim tarafından savunulursa savunulsun, onun da haddinin bildirilmesi gerekir. Bu açıklamalar, kin olmadan yaşayamadıkları için kini ön planda tutmak istediklerinin en büyük göstergesidir. Niyetleri sorunu çözmek değil, sorunu çözümsüz bırakmaktır.

Ermeni haklarını savunduğunu iddia eden Adalet ve Demokrasi Federasyonu, Avrupa Birliği nezdinde yaptığı girişimler ile geleceğin Avrupası’nın mevzuatlarında, 1915 olaylarının soykırım olarak tanınması ve Türkiye’nin üyeliği sırasında bu konunun gündeme gelmesi için çalışmaktadır. Federasyon yetkililerine göre soykırım Türkiye tarafından resmen kabullenmeden, diyalog yolunun açılması mümkün değildir. Federasyon, Paris’teki oluşumlarda Türk tezlerinin ön plana çıkartılmasını da kınamış, Türkiye’nin inkâr politikasını sürdürme niyetinin bir göstergesi olarak nitelendirmiştir. Federasyon yetkililerinin suçladıkları arasında kendi soydaşları da bulunmaktadır.

Bu tehditlerin ve çalışmaların 1890 yılında Avrupa’yı Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtan Ermeni komitecilerinden hiçbir farkı olmadığı gibi o günün Avrupa politikacılarının da bugünkülerden hiçbir farkı olmadığı görülmektedir. Siyasallaşmış olan bir iddia karşısında tek çıkar yol, insanlara doğruları korkmadan ve çekinmeden anlatmaktan geçmektedir. Ancak gerçek çözüm yolu “güçlü ve vazgeçilmez” bir Türkiye Cumhuriyeti’nden geçmektedir. Türkiye, siyasi ve iktisadi yönden güçlü olduğu oranda bu propagandalar etkisiz hale gelecektir. Ancak hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmayacaktır.

TÜRK DEGS GÖNÜLLÜ ARAŞTIRMACISI

FIRAT KÖSE