YENİ BİR DENGE: GKRY, İSRAİL VE DOĞU AKDENİZ'DE TÜRKİYE STRATEJİK MİMARİ

Sosyal Medyada Paylaş!

YENİ BİR DENGE:

GKRY, İSRAİL VE DOĞU AKDENİZ'DE TÜRKİYE STRATEJİK MİMARİ

Aralıklı Kâğıt Serisi 1: Yeni Bir Denge

Michael Tanchum

(Dr. Michael Tanchum şu anda Kudüs İbrani Üniversitesi Truman Araştırma Enstitüsü'nde öğretim üyesidir.)

Hazırlayanlar; Nilay Çelik, Soner Atakan Ertürk, Yusuf Kaan Sarıkoç, Erdem Vahap Yurt, Batuhan Koçak

ÖZET METNİ:

(Michael Tanchum ’un Yeni Bir Denge adlı makalesinin özeti ve analizi yapılmıştır.)

1.      Giriş: Kıbrıs Cumhuriyeti, İsrail ve Türkiye Arasında Değişen Dinamikler

                                                                                                             Batuhan KOÇAK

 

2015 yılı boyunca Doğu Akdeniz, kendini kanıtlayabilecek olayların başlangıcına tanık oldu. Derin bir jeopolitik ve ekonomik yeniden yapılanma ile Kıbrıs-İsrail ilişkileri güçlendi. Aralık 2015 atılımının arka planına karşı Türkiye-İsrail ilişkisi bir zamanlar şekillenecek gibi görünse de Türkiye'ye karşı gelişen bir bölgesel bloğun mihenk taşı İsrail oldu. Şimdi Kıbrıs Çatışması, Türkiye ile bölgesel iş birliği çerçevesiyle sorunun çözümü için yeni bir ivme sağlıyor. Bu rapor, bu değişimin neden gerçekleştiğini ve bunun neyi gösterdiğini analiz etmeyi amaçlamaktadır. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile İsrail arasındaki ilişkiyi şekillendiren temel dinamikler Doğu Akdeniz bölgesinin stratejik mimarisini şekillendiriyor.

2010'un sonlarında ve 2011'in başlarında başlayan ve somut bir biçim alan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile İsrail arasındaki yakın ilişkileri yeni bir fenomen oluyor. Geleneksel olarak, Lefkoşa kendi çıkarlarına öncelik verdiğinden, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, İsrail ile temkinli bir iş birliği sürdürdü. Bölgedeki Arap devletleri ile ilişkiler ve İsrail'in uzun süredir devam eden savunmasına karşı Güney Kıbrıs Rum Yönetimi temkinliydi.

Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin bozulması, İsrail'in 27 Aralık 2008'den 2018'e kadar Gazze Şeridi'nde yürütülen 2009 Ocak ayında başlayan “Dökme Kurşun Operasyonu” adındaki askerî harekât ile başlamıştı. Çatışmaların sona ermesinden on bir gün sonra Erdoğan, o dönem hakkında sert sözler söyledi. İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in de bulunduğu Davos World Economic'te Gazze konulu bir panelde Türkiye başbakanının meşhur hale gelen sahneden inmesiyle kötü giden ilişkiler doruk noktasına ulaştı. 2010 yılında Doğu Akdeniz sularında meydana gelen iki ayrı olay kötü giden ilişkileri iyice perçinledi. İsrail'in bölgedeki jeopolitik gerçekliğini yeniden tanımlayan ve İsrail ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimini sıkı bir şekilde yakınlaştıran bir durum ortaya çıktı. Olayların ilki, 31 Mayıs'ta Türk gemisi Mavi Marmara'ya düzenlenen İsrail komandolarının baskınıydı. Mavi Marmara, Gazze Şeridi'ndeki deniz ablukasını kırmaya çalışıyordu. Dokuz Türk Vatandaşının ölümüyle sonuçlanan olay Türkiye'nin büyükelçilik bağlarını kesmesine ve askıya almasına neden oldu. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile İsrail’in askeri iş birliğine neden olan ikinci olay, İsrail'in Leviathan adlı bölgede doğal gaz keşfini yapmasıydı. 2010 yazında, Doğu Akdeniz'de o ana kadarki en büyük gaz keşfi olan Leviathan'ın 623 milyar metreküp doğal gaz rezervi ile İsrail'i liderliğe yükseltti. Doğu Akdeniz doğal gazının gelişiminde İsrail en önemli aktör haline geldi.

Aralık 2010'da Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail, denizcilik konusunda dönüm noktası niteliğinde bir anlaşma imzaladı. İki devlet arasındaki sınır ve ilgili münhasır ekonomik bölgelerin (MEB) sınırlandırılması ve böylece her birinin uluslararası enerji şirketlerini kendi gelişimleri için meşgul etmelerini sağlamaktadır. 2011 yılında da Afrodit doğalgaz sahası açıldı. Kıbrıs'ın güney kıyılarında, İsrail'in Leviathan sahasının yaklaşık 34 km batısında keşfedildi.  Güney Kıbrıs Rum Yönetimi bir enerji ihracatçısı olma ihtimaliyle cesaretlendi, buna rağmen Afrodit rezervlerinin hacmi hayal kırıklığı yarattı ve rezervuar kısmen İsrail'in MEB'i içerisinde yer aldı. İsrail'in Türkiye ile giderek düşmanca hale gelen ilişkileri karşısında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, on yılın ilk yarısında Kudüs ile stratejik iş birliğini hızla derinleştirdi. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi-İsrail iş birliği de hızla güçlü bir üçlü stratejik çerçeveye dönüştü. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi demek Yunanistan’ın da söz sahibi olması demekti.

Hem Kıbrıs hem de İsrail, Mısır'a kendi iç pazarı için doğal gaz satma ve Mısır'ın yeterince kullanılmayan doğal gaz sıvılaştırma tesisleri aracılığıyla yeniden ihraç etme olasılığını göz önünde bulundurarak, Kahire ile ekonomik anlaşmalara başladı. Cumhurbaşkanı Abdül Fettah el-Sisi sayesinde Mısır güçlü bir gelişme gösterdi. Mısır'ın ilişkisini kestiği Türkiye'ye karşı Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan ile diplomatik üçlü ilişkiler 2013 yılında başladı. Mısır silahlı kuvvetlerinin eski komutanı Sisi, Mısır Cumhurbaşkanı ve Müslüman Kardeşler lideri Muhammed Mursi'yi görevden alarak Cumhurbaşkanı olmuştu, Türkiye ile ilişkileri bu dönemde bozulmuş Erdoğan, Mursi’yi desteklemişti. Mısır'ın İsrail ile uzun süredir devam eden güvenlik iş birliği göz önüne alındığında, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi-İsrail ilişkisi Doğu Akdeniz'de oluşan yeni bir bölgesel bloğun temel taşı gibi görünüyordu. Mısır, İsrail, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan, Türkiye'ye karşı ortak ittifaka dayanıyor ve İsrail ve Kıbrıs doğal gazının pazarlanmasında ortak bir çıkar güdüyorlardı. Böylece 2015 Aralık ortasında Türkiye ile İsrail arasında olası bir diplomatik atılımın duyurulması 2016'da iki devlet arasındaki ilişkilerin normalleşmesi, Doğu'nun gelişigüzel gözlemcilerini cezbetti.

Bu rapor, Türkiye ile İsrail arasındaki yakınlaşmanın yapısal bir yapıya sahip olduğunu iddia etmektedir. Doğu Akdeniz'in bir parçası olduğu, daha geniş Orta Doğu stratejik mimarisinde temel parçanın bu ilişkinin olduğu iddia ediliyor. İran'ın genişleyen etkisi karşısında bir güç dengesini yeniden tesis etme ihtiyacı Türkiye ile İsrail’i bir araya getirdi. Doğu Akdeniz enerji jeopolitiği de dahil olmak üzere Türkiye ile İsrail arasındaki gündem Doğu Akdeniz’deki ilişkileri şekillendiriyor. Ankara ve Kudüs'ün şu anda jeopolitiği şekillendiren ortak jeopolitik gündemi, Doğu Akdeniz'in enerji jeopolitiğidir. 2009'dan 2015'e kadar Türkiye ile İsrail arasındaki siyasi ilişkilerdeki bozulmaya rağmen, iki ülke arasındaki ticari ilişkiler hızla gelişmeye devam etmişti. İsrail limanları Türkiye'nin Ortadoğu'ya deniz yoluyla ihracatı için tek kanal işlevi görmeye devam etti ve İsrail'in petrol arzının büyük bir kısmı Türkiye'nin Ceyhan limanı üzerinden gelmeye devam etti. Türkiye-İsrail ikili ticaretindeki $2,6 milyarlık hacim, 2009 ticaret hacmini iki katından fazla artırarak 5,62 milyar dolara kadar arttırdı. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi-İsrail stratejik iş birliği aynı dönemde derinleşmesine rağmen, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail'in 2014 ikili ticaret hacmi Türkiye'nin yaklaşık yüzde 12'si kadardır.

Jeopolitik Raporda, Doğu Akdeniz’in 2010 öncesindeki modeline "geri dönmeyeceği" ve Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi üzerine şu iddia ediliyor:

Yunanistan ile İsrail arasındaki daha derin savunma ilişkisine dayanan üçlü Güney Kıbrıs Rum Yönetimi-Yunanistan-İsrail iş birliği ile Doğu Akdeniz'deki denizcilik alanının parametreleri Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail arasındaki savunma ilişkisiyle birlikte yeniden tanımlandı. Toplu olarak, Kıbrıs Cumhuriyeti, İsrail ve Yunanistan, Doğu Akdeniz'de yeni bir güvenlik oluşumu oluşturmaktadır. Türkiye-İsrail ilişkileri, Doğu'daki genel jeopolitik ve enerji gündemini büyük olasılıkla yönlendirecek olsa da Akdeniz, Güney Kıbrıs Yönetimi-İsrail-Yunanistan güvenlik oluşumuyla yeni bir dengeye katkı sağlayacaktır. Üç devletin her biri Türkiye ile ikili ilişkilerinde daha elverişli bir konumdadır, çünkü bu kolektif ilişkinin Türkiye ve İsrail'in kapsayıcı jeopolitik ve enerji çıkarlarıyla Kıbrıs sorununa İsrail'in doğal madenlerinin ihracını kolaylaştıracak bir çözümden yanaydı. Örneğin bir su altı boru hattıyla Türkiye'ye gaz satılması aynı zamanda Güney Kıbrıs Rum Yönetimi-İsrail-Yunanistan güvenlik ilişkisinin daha sağlam kalabilmesi için Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan için bir anlaşmaya varma konusunda daha fazla güvence sağlayabilir.  Yeni bir stratejik mimarinin nasıl şekilleneceği bu raporda anlatılmaktadır.

 

2.      İdeal Uyum Açısı: İsrail'in Stratejik Yönelimi ve Bölgesel Mimari

                                                                                                                     Nilay ÇELİK

 

İsrail, coğrafi konumu itibariyle çevresindeki Arap devletler ve Müslüman devletler ile yaşadığı krizleri ortadan kaldırmak için stratejik açıdan önem arz eden gayrimüslim ve Arap olmayan Müslüman ülkelerle gayrı resmi stratejik iş birliklerini ve çıkarlarına yönelik bir doktrin ortaya çıkardı. Periferi (Çevre) Doktrini, İsrail’in kendisinin varlığını reddeden ve kendisine düşmanlık eden çevresindeki Arap ülkelere karşı jeopolitik mecburiyetten ötürü geliştirdiği bir dış politikadır. Çevre ülkelerdeki tutuma karşı İsrail, Türkiye ve İran’ı da dahil ederek coğrafi çemberini genişletmiştir. Gayrı resmi ve yakın iş birliğine rağmen İsrail ile İsrail’in Arap komşu ülkeleri arasındaki krizleri içeren uluslararası formlarda Arapların resmi olarak desteklendiği de görülmektedir. İsrail ise coğrafi çemberinde bulunan bu ülkelerle yaptığı yakın iş birliklerini devam ettirdi ve onlara karşı eleştirel bir tutum sergilemedi. Günümüz şartlarında İsrail için çevre ve merkezin jeopolitik koşulları mevcut olmasa da Periferi Doktrini, İsrail’in uzun zamandır süren ve gayri resmî mekanizmalar Doğu Akdeniz başta olmak üzere İsrail’in dış politikasını hala şekillendiren unsurlardan biri olmaktadır. İsrail’in Kızıldeniz’deki faaliyetlerini de tehdit eden ülkeleri de coğrafi çembere dahil ederek kendi çıkarlarını göz etmektedir. Mısır, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Türkiye ve Azerbaycan ile güçlü ilişkiler kurarak Periferi Doktrininin şartlandırdığı çevre ülkeler sınırını genişleterek, egemenliğini güçlendirecek ve hegemonya olmak üzere stratejiler uygulayan İran’a karşı hem Orta Doğu’da hem de Kızıldeniz’de güç kazanmaktadır. Doğu Akdeniz’deki tutumu, 1979 yılında değişen İsrail’in kuzey arkının yıkılışı ile eş zamanlı olarak değişmiştir. İsrail, İran ile değil artık Mısır ile daha güçlü ilişkilere sahipti. Kuzey- Güney arkını oluşturan ülkelerden Azerbaycan ile de güçlü diplomatik ilişkiler de kurmuş ve coğrafi çemberindeki ülkelerle Periferi (Çevre) Doktrinini bu şekilde hayata geçirmiştir.

 

 

(Türk-Degs Gönüllü Araştırmacısı Nilay Çelik tarafından kaleme alınmıştır.)

PERİFERİ DOKTRİNİ VE İSRAİL’İN DIŞ SİYASETİ

  1948 yılında kurulduğu deklare edilen ve bir yıl sonrasında BM’ye kabul edilen İsrail Devleti, Akdeniz’in güneydoğusu ve Kızıldeniz’in kuzeyinde kalan jeopolitik açıdan kritik bir noktada konumlanmış bir devlettir. Jeopolitik konumu gereği bölgesel ittifaklara karşı istekli olmasına karşın Filistin ile yaşadığı kriz, Arap coğrafyasında düşmanlaştırılmasıyla sonuçlandı. 1970’lerden itibaren petrol zengini ülkelerin uluslararası siyasette daha çok nüfuz kazanmasını sağlamıştır. Bu nüfuzunu Filistin lehine kullanan bu ülkeler nedeniyle Arap coğrafyası, İsrail’e karşı tamamen zıt bir tutum sergilemiştir bu da siyasi normalleşmeye engel olan bir faktördür. Bunun en güçlü örneği; Suudi Arabistan’ın İsrail’in kurulduğu ilk on yıl içerisinde hiçbir siyasi, ekonomik ya da diplomatik ilişki kurmaması ve savaş ilan etmesidir.  Arap coğrafyasının petrol satmayı reddettiği İsrail’e, İran’ın petrol satışı gerçekleştirmesi büyük tepki görmüştür. İran’da Başbakan Musaddık’ın 1951’de iktidar olduğu döneme kadar protestolara devam edilebilmiştir ve 1978’de yaşanan devrim İran dış politikasında İslamiyet’in merkezileşmesini sağlamıştır, İran her bir Müslümanın korunması sorumluluğunu üstlenmiştir ve tam manasıyla İsrail karşıtlığı bu şekilde gerçekleşmiştir.  Bununla birlikte İsrail’in kurulduğu dönemin iki kutuplu dünya düzeninde İsrail’in destekçisi olan Batı Bloku’na karşı Doğu Bloku’nun desteklenmesi Türkiye’nin Orta Doğu politikaları için olumsuz gelişmelerdi çünkü Türkiye bu dönemde denge politikası izlemesine karşın Batı Bloku’na daha yakın olduğu belirtilmektedir. İsrail’i ilk tanıyan devletlerden biri olması da Türkiye’nin Orta Doğu’daki imajını ciddi ölçüde zedeleyen unsurlardan biri olmuştur. AK Parti dönemi ile Türkiye “Komşularla Sıfır Sorun” politikasını izlemeye başlamıştır. Orta Doğu’da arabuluculuk faaliyetleri göstermeye başlayan Türkiye’nin AKP ile bu bölgedeki nüfuzu daha da yoğunlaşmıştır. Aynı şekilde Batı Bloku, Mısır’ın jeopolitik konumunun önemini göz önünde bulundurarak uygun politikalar izlemek isteseler de İsrail unsuru ve 1952 devrimi bu fikrin uygulanmasına engel olmuştur. Bu devletlerin oluşturduğu çerçevede İsrail; Periferi Doktrinini kullanarak Orta Doğu’daki imajını düzeltmek, aktif bir biçimde Orta Doğu’daki rolünü dünya kamuoyuna sunmak ve Akdeniz ile Kızıldeniz üzerindeki haklarını korumak için bu doktrini öne sürmüştür ve bu doktrini baz alarak dış politika geleneği oluşturmuştur.

 Periferi (Çevre) Doktrini, İsrail’in çevresindeki (komşu) ülkeleriyle daha önce de örneklerle izah edilen negatif ilişkilerine karşı kendi içerisindeki etnik azınlığın yani yumuşak karnını da göz ederek oluşturduğu ilişkiler ağıdır. Bu doktrin jeopolitiğin dış siyasette kaçınılmaz olduğunu göstermiştir. İsrail, Akdeniz’deki güçlü aktörlerden biri olan Türkiye ve Kızıldeniz’den komşusu olan Etiyopya ile güçlü ilişkiler kurmuştur. Periferi Doktrini çerçevesinde iş birliği yapılan bir diğer devlet Azerbaycan’dır. Azerbaycan’daki Yahudi azınlık nedeniyle bu ülkede Antisemitizm ile karşılaşma ihtimali, diğer çevre ülkeleri ile karşılaştırıldığında daha azdır. Ayrıca, 1991’de Azerbaycan’ın kuruluşunu Türkiye’den sonra İsrail’in tanımış olması iki ülke arasındaki diplomatik ilişkinin güçlenmesini; Karabağ’da Ermenistan’a karşı Azerbaycan’ı desteklemesi ise bu diplomatik ilişkinin derinleşmesini sağlamıştır. Güncel konjonktürde, İsrail her ne kadar arklara ihtiyaç duymasa da İran’ın Orta Doğu’daki tutumunun önüne geçmek, Kızıldeniz’deki İsrailoğulları mirasını koruyarak milli kimliğiyle bütünleştirmek ve Akdeniz’deki gaz kaynaklarını kullanarak ekonomik gelişim sağlamak için Periferi ülkelerle güçlü iş birlikleri kurmaya mecburdur. İsrail 2000’li yıllarda Levant havzasında 17 trilyon fit metreküp keşfettiği tahmin ediliyor. Bu keşif Levant havzasındaki ülkelerle gerilimi tırmandırmasına, İsrail’in jeostratejik enerji güvenliği ön plana çıkmasına karşın bölgesel iş birlikleri için yeni bir avantaj ortaya çıkmıştır. 2010 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile deniz alanlarının sınırlandırılması üzerine antlaşma yapmış ve   Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmiş olan İsrail, gaz ihracatçısı bir ülke olması ihtimalini de arttırmıştır. İsrail’in Levant havzasındaki keşifler için Noble Energy’ye verdiği lisans, Kıbrıs Türklerinin hakkını da gasp etmesi nedeniyle Türkiye tarafından eleştirilmiş bir gelişmedir. Türkiye Cumhuriyeti İsrail’in deniz yetki alanlarının sınırlandırılması üzerine yapılış bu antlaşmaları tanımadığını açıkça dünya kamuoyuna bildirmiştir. Lübnan ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında yapılan deniz yetki sınırlandırma antlaşmasının yürürlüğe girerken Lübnan’ın iç hukukunda takılı kalmasının temel nedeni de Türkiye’nin Akdeniz’deki nüfuzudur. İsrail’in bir diğer jeostratejik öneme sahip kıyısı olan Kızıldeniz’de ise Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın Orta Doğu’nun süper gücü olma hedefi taşıyan İran’ın Kızıldeniz’deki hükmünü minimize edebilmek ve bölgesel iş birliğini arttırmak için İsrail ile diplomatik ilişkiler kurmaları da Kızıldeniz’in İsrail ve kıyıdaş diğer Arap ülkeleri arasında paylaşılmasını sağlamıştır.

  İsrail’in jeopolitik konumu nedeniyle kıyısı bulunan iki deniz üzerindeki haklarını korumak üzere geliştirdiği ilişkiler dikkate alındığında; İsrail dünya kamuoyuna kendisini kabul ettirmek, gün geçtikçe artan endüstriyel kapasitesi ve nüfus artışına yetebilmek ayrıca İran hegemonyasının önüne geçebilmek için Periferi Doktrinin ortaya çıkışını sağlayan tüm şartlar günümüzde geçerli olmasa dahi İsrail’in dış politikasında önemli bir yere sahiptir.

 

3.      Türkiye ve İsrail'in Doğal Gaz İhracatında Ticari ve Stratejik Mecburiyetlerinin Ahengi

Soner Atakan ERTÜRK

 

Hem Mısır hem de Türkiye’yle aynı anda yakın iş birliğini sürdürmeye dair genel mecburi politikasıyla birlikte İsrail'in hem Türkiye'ye hem de Mısır'a doğal gaz ihraç etmek için ticari ve stratejik mecburiyetleri bulunmaktadır, İsrail’e ait Leviathan sahasının Mısır ve Türkiye’ye eşit uzaklıklarda olması iki ülkenin de İsrail için birincil ihracat pazarı olmak için rekabet içindelerdi. Mısırın enerji devleriyle geçmişten gelen ilişkisi, Kıbrıs ile münhasır ekonomik bölge sıkıntılarının olmaması, İsrail ile süren stratejik iş birliğiyle birlikte sıcak diplomatik ilişkileri Mısır’ı İsrail doğalgazı için dünyaya açılan pazar olabilme konusunda öncelikli hale getiren faktörlerdi. Her ne kadar Mısır hem İsrail doğalgazının Mısır sıvılaştırma tesisleri aracılığıyla tüm dünyaya yeniden ihracı için hem de doğrudan doğalgaz ihracı için önemli bir sembol olmasına rağmen Türkiye’yi tamamıyla dışlamak İsrail açısından Mısır’a tümden bir bağımlılık yaratacağı için İsrail’in ticari çıkarlarına uygun olmayacaktı.

Sıvılaştırılmak üzere doğalgaz ihraç etmek İsrail’i küresel enerji şirketleriyle ilişkiye girmesine imkân verdiği için İsrail açısından önemlidir. 2014 Mayıs’ında, Union Fenosa ile İsrail’in Tamar sahasındaki ortaklar Mısır’da bulunan Damietta gaz sıvılaştırma tesisiyle 15 yıllığına yıllık 4,5 milyar metreküp doğalgaz sağlanabilmesi için, kesin bağlayıcılığı olmasa da, niyet mektubuna imza attı. Bunun üzerine BG şirketinin -British Gas- (Shell tarafından satın alınmasıyla beraber) Idku şehrinde bulunan doğalgaz sıvılaştırma tesisiyle Leviathan sahasında bulunan şirketlerle yıllık yılda 7 milyar metreküplük bir gaz tedariki için yine bağlayıcı olmayan bir iyi niyet mektubu imzaladı. Bu metnin yazıldığı esnada her iki müzakere de nihai sözleşmelere doğru ilerlemektedir.

30 Ağustos 2015'te İtalyan uluslararası enerji devi ENI, Mısır açıklarındaki Zohr sahasında devasa bir doğal gaz keşfi yaptığını duyurdu.15 850 milyar metreküp doğal gaz barındıran Zohr sahası, İsrail'in Leviathan sahasından yüzde 36 daha büyük olmasıyla beraber Doğu Akdeniz’de yer alan en büyük doğalgaz keşfi. Yerli üretimde faaliyete geçmesi üç yıl sürecek olan Zohr sahası, Mısır'ın bütün milli doğal gaz talebini karşılayabilecek. Mısır iç pazarının İsrail doğalgazı için doğrudan hedef olmaktan çıkmasıyla beraber İsrail’in doğalgaz ihracat pazarı olarak yüzünü Türkiye’ye dönmesi gerekecektir.

2011 ve 2015 yılları arasında küresel doğalgaz piyasasına ilişkin olarak İsrail, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Türkiye tarafından özgün şekilde geliştirilen gerçekçi ve makul anlayış neticesinde Türkiye İsrail için muhtemelen ticareten en uygun partner olabilme potansiyelini haizdir çünkü Kıbrıs ile kurulmak için çabalanan ilişki İsrail’in ihtiyaçlarına cevap verebilmekten uzak kalmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti, İsrail ile geliştirdiği yeni enerji ilişkilerine küresel olarak doğalgaz fiyatlarının şişirilmiş olduğu bir dönemde her iki taraf için beklentilerin gerçeklerin ötesinde olacağı bir esnada girdi. Bu iki ülkenin doğalgaz arama ve gaz ihracatçısı olma konusunda ne yazık ki tecrübesiz olmalarına rağmen çok büyük bir heyecan ve beklentiyle ilişkiye girmeleri, Doğu Akdeniz sularından çok uzakta, 2011 yılında yaşanan trajik bir olayın sonucuydu. 11 Mart 2011'de Japonya açıklarında Richter ölçeğine göre 9 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Şimdiye kadar kaydedilen dördüncü en büyük sismik olay olan bu deprem, Japonya'nın Fukuşima nükleer santralinin koruyucu duvarlarının iki katı boyutlara ulaşan dalgalarla bir tsunamiyi tetikledi ve 1986 Çernobil nükleer felaketine benzer büyüklükte bir "7. Seviye" felakete neden oldu. Sonuç olarak, Japonya tüm nükleer santrallerini kapattı ve enerji üretimindeki açığı kapatmak için LNG'ye (Sıvılaştırılmış Doğalgaz) yöneldi. Sonuç olarak, Asya LNG'sinin fiyatı MMBtu başına 20 doların üzerine veya petrol varili başına 110 doların üzerine fırladı.

Bu gayri tabii olarak şişmiş fiyat ortamında, İsrail’in Delek firmasıyla Amerikalı Noble firması, ki bu iki firma Kıbrıs'ın Afrodit sahasının geliştirilmesinde de rol oynamış olmakla beraber İsrail’in de gaz sahalarında önemli görevler almış müteahitlerdir, Kıbrıs'ın güney kıyısındaki Vasilikos'ta bir Sıvı Doğal Gaz terminali inşa etmek için Kıbrıs ile bir Uzlaşı Belgesi imzaladılar. Kıbrıs'ın Afrodit gaz sahası, bir gaz sıvılaştırma tesisini finanse edecek yeterli yatırımı çekemeyecek kadar küçük olduğundan, Kıbrıs, böyle bir terminalin kaynağı olarak kullanabilmek amacıyla İsrail’in gaz ihracına yöneldi. Lefkoşa, Kudüs ve Atina, Vasilikos'ta üretilen LNG'yi Yunanistan üzerinden Avrupa Birliği pazarlarına ihraç edebileceklerini düşündü. Uzlaşı Belgesi’nin imzalandığı tarihte, doğal gaz fiyatlarının genellikle sabitlendiği ham petrolün aylık ortalama fiyatı varil başına 99,74 dolardı. Kasım 2015 itibariyle, ham petrolün aylık ortalama fiyatı yarıdan fazla düşerek varil başına 43,13 dolara geriledi. Benzer şekilde, Kasım 2015'te Japonya'da LNG için spot fiyat 7,4 MMBtu'ya veya varil petrol eşdeğeri başına yaklaşık 42,92 $'a düştü. Amerika Birleşik Devletleri ve Avustralya'nın 2016 yılında başlıca LNG ihracatçıları haline gelmesiyle de beraber, küresel LNG fiyatlarının yakın gelecekte düşük kalacağını düşünmek makuldür.

2011'den 2015'e kadar olan dönemde İsrail, Amerika merkezli Noble Energy’ye ve onun İsrailli ortaklarının Leviathan sahasını geliştirmeye yönelik ticari ihtiyaçlarına yönelik bir mevzuat hazırlamaya çabaladı. Mevcut düzenlemelere göre, Leviathan'ın doğal gaz rezervlerinin yaklaşık yüzde 40'ı, yani 249,2 milyar metreküp, ihraç edilebilecek. Zohr gaz sahasının keşfinden önce Mısır'la gaz sevkiyatı için anlaşma yapamayan İsrail, çıkartabildiği doğalgazı Türkiye’ye satmak gibi bir mecburiyetle karşı karşıya kalabilir. Bir denizaltı boru hattı için önerilen çeşitli planlar, İsrail'in başlangıçta yılda 8-10 milyar metreküp ihraç etmesini gerektiriyor. Leviathan sahası ile Türkiye'nin güneyi arasındaki güzergaha bağlanacak, boru hattı 450-500 km boyunca uzanacak ve 2 milyar dolardan 2,5 milyar dolara mal olacak. Doğalgazı Türkiye üzerinden Yunanistan sınırına taşıyacak Trans-Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı'nı ve sonrasında Yunanistan ile Arnavutluk üzerinden İtalya'ya taşıyacak olan Trans-Adriyatik Boru Hattı'nı içeren Güney Gaz Koridorunun hayata geçmesiyle beraber, İsrail, kendi gazını Türkiye üzerinden AB pazarına ulaştırma potansiyeline sahiptir.

Türkiye için İsrail doğal gazının ithalatı aynı derecede stratejik ve ticari bir zorunluluk haline geldi. Türkiye stratejik olarak bir paradokstan mustarip, Türkiye’nin gazının yüzde yetmiş beşini jeopolitik rakipleri olan Rusya ve İran sağlamaktadır. Bu nedenle, ticari olarak en uygun fiyatlı alternatiflerden biri olan İsrail doğal gazı, Türkiye için her zaman bir cazibe merkezi olmuş ve ilişkilerin normalleşmesi için temel teşviklerden birini oluşturmuştur. Bununla beraber 30 Eylül’de Rusya’nın Suriye savaşına doğrudan müdahalesi ve özellikle Türkiye’nin Su-24 savaş uçağını düşürmüş olmasıyla beraber bu mesele müstaceliyet kazandı ve %56,7’lik bu gaz arzının ne kadar itimat edilebilir olduğunun sorgulanmasına sebep oldu. İsrail doğal gazı, Türkiye'nin ithal doğal gaz tedarik karışımını çeşitlendirme çabalarına önemli bir katkı sağlayacaktır. İsrail doğal gazının Türkiye'ye ihraç edilmesi önerilen başlangıç hacmi, Türkiye'nin 2014 yılında Rusya'dan ithal ettiği toplam hacmin yüzde 29-37'sine eşdeğerdir. Dolayısıyla, İsrail ve Türkiye'nin, Kıbrıs MEB'inden geçen bir su altı boru hattının inşasına izin verecek Kıbrıs sorununun çözümü yoluyla ilerletilebilecek ticari ve stratejik çıkarları paylaştığı öne sürülebilir. Bu koşullar altına, bu mesele bahsedilen iki ülkeyi bir çözüm yolunda çalışmaları için bir teşvik olarak da anlaşılabilir.

 

 

 

 

(Türk-Degs Gönüllü Araştırmacısı Soner Atakan Ertürk tarafından kaleme alınmıştır.)

Değerlendirme

Doğu Akdeniz havzası özelinde İsrail ve Türkiye arasında çakışan çıkarlar mevcuttur. Uluslararası ilişkilerde ülkeler birbirleriyle girdikleri etkileşimlerde çıkarlarını korumayı öncelik haline getirirler. Doğu Akdeniz özelinde İsrail ve Türkiye açısından bu durum incelendiği takdirde görülecektir ki ülkelerin daha yakın bir ilişkiye girmelerinin karşılıklı çıkarlara hizmet etmesi muhtemeldir. Yazar burada üç temel alandan bahsetmiştir; birincisi İsrail gazının Türkiye üzerinden AB pazarına ulaştırılması, Türkiye’nin gaz ithalindeki kaynaklarının çeşitlendirilmesi ve Kıbrıs sorununun çözülmesi ihtimali. Bu sac ayağı İsrail Türkiye ilişkilerinin güçlendirilmesi için her iki ülkenin de çıkarlarını koruyacak bir anlayışın inşa edilmesini sağlayabilir yazara göre. Yazarın dikkat çektiği bu hususlar her iki ülke açısından da önemlidir ve incelenmesi gerekmektedir.

Kıbrıs sorunun çözümü uzun yıllardır Türkiye için en önemli dış politika hedeflerinden bir tanesidir. Stratejik olarak Doğu Akdeniz’in kalbinde yer alan bir Türk devletinin doğuşu Türkiye’ye müttefik kazandıracağı gibi Türkiye’nin haklı Kıbrıs harekatının da dünyaca tanınmış bir devletle taçlanması anlamına gelmektedir. Kıbrıs’ın bir bütün olarak Kıbrıs Cumhuriyeti şeklinde Avrupa Birliği’ne kabul edilmesinin sebeplerinden bir tanesi Doğu Akdeniz’de yer alan hidrokarbon kaynaklarının AB tarafından ele geçirilebilme isteğiydi. Bu noktada İsrail ve Türkiye’nin özgün çıkarları ile AB’nin çıkarları arasında bir çatışma doğmuştur. AB’nin, her ne kadar Rusya Ukrayna savaşı sebebiyle günümüzde bu politikadan uzaklaşılmış olsa da, enerji kaynaklarını çeşitlendirebilme kaygısıyla Doğu Akdeniz’i bir alternatif olarak değerlendirip bölgede daha aktif olabilmek amacıyla Kıbrıs’ı bir bütün olarak bünyesine alması Türkiye ve İsrail’i endişelendirdiği gibi Rusya’yı da endişelendirmiştir. Rusya’nın benzer tarihlerde Annan Planı’na karşı BM bünyesinde verdiği vetonun sebeplerinden bir tanesi de AB’nin enerji kaynaklarını çeşitlendirerek Rusya’dan uzaklaşacağı hissiyatıdır; bu konu Türkiye ve İsrail açısından incelendiğinde denebilir ki AB politikalarıyla birlikte bu üç ülkeye kendi aralarında uzlaşabilme zemini yaratmıştır. Türkiye ve İsrail bu uzlaşıdan bir süre uzak kalsa da mevcut konjonktürde bu zemine geri dönülme ihtimali her zamankinden fazladır çünkü AB’nin etken şekilde kendi ihtiyaçlarını karşılama amacıyla Doğu Akdeniz hidrokarbon kaynaklarına ulaşmasının önüne geçilmiş ve AB edilgen bırakılmıştır. Bu durum Türkiye ve İsrail’e AB’ye doğalgaz ulaştırmak için kendi politikalarını oluşturabilme konusunda imkân sağlamıştır. Yazarın dikkat çektiği üzere Türkiye ve İsrail’in oluşturabilecekleri ve birbirine bağlayabilecekleri gaz hatları her iki ülkenin de büyük bir ekonomik kar elde etme şansına sahiptir. Bu ekonomik kazanımlar İsrail’in geçmişte sözde Kıbrıs Cumhuriyeti ile hedefledikleri ancak gerçekleştiremedikleri eylemlerden daha gerçekçidir çünkü Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin aksine Türkiye doğalgaz arama ve çıkartma konusunda daha tecrübelidir. Ekonomik olarak kar etme olasılığının yüksek olduğu bu senaryoda İsrail’in Türkiye ile birlikte Kıbrıs Türk Cumhuriyeti konusunu yeniden masaya yatırması muhtemeldir, bunun sağlanabilmesi hem Türkiye için hem de İsrail için önemlidir.

AB pazarına İsrail gazının ulaştırılması yalnızca İsrail gazıyla ilişkili bir süreç olmayacaktır. AB’nin büyük doğalgaz ihtiyacının karşılanması için geliştirilen önemli projelerin başında Nabucco Doğalgaz Boru hattı gelmektedir. AB’nin enerji güvenliğinin sağlanabilmesi amacıyla Türkistan doğalgazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınmasına ilişkin bu anlayış kendisini Doğu Akdeniz’de de göstermektedir. AB bizzat müdahil olarak Kıbrıs Cumhuriyeti üzerinden doğalgazı elde etmek istemiş olsa da bu politikanın çökmesi sonucu Nabucco projesiyle birleştirilecek şekilde Türkiye’nin güneyinde bulunan gaz rezervlerine taliptir. Bölge AB açısından Nabucco projesinin güney ayağı olarak yorumlanabilir. Bu ayağın aktörlerinden bir tanesi İsrail, bir tanesi de Türkiye olabilir; bunun gerçekleşmesi hem iki ülke için hem de AB için olumludur.

Türkiye’nin gaz ithalindeki kaynaklarının çeşitlendirilmesi ise yazarın dikkat çektiği bir başka husustur. Yazarın üzerinde durduğu bu konu Türkiye tarafından da üzerine düşünülmüş ve makalenin yazıldığı tarihten bugüne kadar gelinen süreç içerisinde halihazırda kaynakların çoğaltılması yoluna gidilmiştir. O tarihlerde %75 seviyesinde olan Rusya ve İran’ın toplam payı 2022 için 48.6’ya kadar gerilemiş ve Azerbaycan, Cezayir, Nijerya gibi alternatiflere yönelinmiştir. Doğru bir noktaya parmak basan yazarın bakışı hala geçerliliğini korumaktadır, Türkiye’nin yeni bir ilişki biçimi geliştireceği İsrail’den gaz ithalatı yapması ekonomik olarak doğalgaza ödenen bedelin daha düşük olmasını sağlayabilir. Ayrıca her ne kadar pazar payı düşmüş olsa da Türkiye hala en büyük doğalgaz ithalatını Rusya’dan yapmayı sürdürmektedir, İsrail gazı Rusya’yı liderlikten indiremeyecek olsa da ilişkilerde çıkması muhtemel herhangi bir sorunda Türkiye’nin enerji güvenliğinin daha kolay sağlanmasına ihtimal verecektir.

Michael Tanchum ’un eseri Türkiye ve İsrail açısından önemli uzlaşı zeminini ortaya koymuştur. İki ülke arasındaki ilişkilerin gelişme ihtimali mevcuttur. Hatta bunun da ötesinde, bazı politikalarda iki ülke birlikte hareket etmeye mecbur kalmıştır. Bu mecburiyetten doğabilecek olan stratejik iş birliği hem iki ülke için de Kıbrıs için mühimdir. Türkiye ve İsrail arasındaki muhtemel iş birliğinin Kıbrıs sorununa yardımcı olabilmesi Türkiye için değerlidir, Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının çıkartılıp işlenmesinde Kıbrıs’ın anahtar rolünü üstlenmesi ve Türkiye ile İsrail’in ortak hareket etmesi karşılıklı çıkarların korunması ve büyütülmesiyle birlikte iki ülke farklı sahalarda da iş birliğine gidebilir.

 

4. – 5. Kıbrıs Cumhuriyeti-İsrail Savunma İş birliği: Stratejik Mimarinin Yeni

Dengeleyici

Yusuf Kaan SARIKOÇ

 

Türkiye-İsrail ilişkilerinin kopması İsrail için, Doğu Akdeniz’de kartları yeniden dağıtacak olan ve Türkiye’nin içinde yer almadığı bir bloğu doğurdu. İsrail, Doğu Akdeniz’de Türkiye tehdidi ihtimaline karşı tedbir olarak GKRY ve Yunanistan ile 2011-2015 yılları arasında içinde yeni bir güvenlik oluşumunu da barındıran bir dizi ortak tedbir geliştirdi. Bu alınan tedbirler İsrail ile Türkiye arasında askeri iş birliğine engel olabilecek seviyede olmasa dahi GKRY-Yunanistan-İsrail üçgenini Türkiye karşısında masada güçlendirdi. Türkiye ile müşterek icra edilen ve katılımcılar arasında ABD’nin de yer aldığı ‘’Reliant Mermaid’’ tatbikatı 2011 itibarıyla yerini Yunanistan’ın iştirakiyle yapılan ve 1998 tarihinde başlayan Reliant Mermaid’e nazaran daha kapsamlı bir tatbikat olan ‘’Noble Dina’’ tatbikatına bırakmıştır. Türkiye işbu tatbikattan çekilmesini takiben Doğu Akdeniz’de güttüğü yeni doktrinini, MİLGEM programıyla birlikte deniz kuvvetlerini kıyı sularından uzakta daha güçlü konuşlandırarak desteklemiştir. Dönemin başbakanı Erdoğan Türkiye'nin ulusal çıkarlarını "Süveyş Kanalı, bitişik denizler ve oradan Hint Okyanusu'na uzanmak" olarak ilan etti. Tüm bunlara karşılık olarak GKRY ve İsrail askeri iş birliğini resmileştirdi.

İsrail ve GKRY arasında ilk kez başbakanlar düzeyinde ülkelere karşılıklı ziyaretler gerçekleşti. Bu ziyaretler içerisinde bir güvenlik iş birliği anlaşması ve arama kurtarma çalışmaları özelinde serbest hava sahası anlaşması yer aldı. Bu anlaşma bir kuvvetler statüsü anlaşması olmasa dahi bazı gözlemciler her iki ülkenin açık deniz hidrokarbon tesislerini korumak amacıyla İsrail Hava Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri'nin gözetleme operasyonları için daha geniş bir yetki olarak algılamaktadır. GKRY-İsrail arasındaki işbu anlaşmanın ardından dönemin Türk Deniz Kuvvetleri Komutanı Türkiye'nin stratejik hedefini "sadece açık denizlerde değil açık denizlerde de faaliyet göstermek" şeklinde özetlemiştir. 2012’de Türkiye-İsrail arasındaki gerilim İsrail savaş uçaklarının birçok kez KKTC hava sahasını ihlal etmesi sonucunda Türk savaş uçaklarının İsrail’i hava sahasını terk etmeye zorlamasıyla başladı. GKRY ve İsrail’in açık deniz doğalgaz geliştirme iş birliğinin ilerlemesiyle bu gerilim 2013 yılına da taşındı. Eylül 2013'te dönemin Türk Deniz Kuvvetleri Komutanı MİLGEM projesiyle ilgili ulusal bir konuşmada Türkiye'nin deniz tehdit algısının "enerji temelli" olduğunu iddia etti ve Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki çıkarlarını savunmayı donanmanın "en yüksek önceliği" olarak tanımladı. Türkiye bu konuşmanın ardından ilk LHD tipi gemisinin inşasını üstlendi. İşbu gemi Ankara’ya doğalgaz çalışması yapılan bölgede büyük bir güç sağlamakla birlikte diğer ülkelere iş birlikleri açısından motivasyon sağlamıştır. Bu gerginliğin ortasında 2014’te Noble Dina düzenlenmiştir. İşbu tatbikatı takiben İsrail, Mısır ile doğalgaz araştırma faaliyetlerinde kendisine üstünlük sağlayacak saha ve tedarik anlaşması imzalamıştır. Türkiye’nin bölgede donanmasını güçlendirmesi hegemonik bir mefkureden ziyade KKTC’nin açık deniz hidrokarbon kaynaklarından yararlanabilmesinin engellenmesi kaygısından kaynaklanmaktadır. Yeni doğalgaz keşfiyle birlikte Türkiye donanmasını güçlendirerek KKTC’nin hak iddialarını korumayı tercih etti. ENI ve KOGAS ortak girişimi ihtilaf alanlarından biri olan 9. Blokta keşif sondajına başlamasına karşın KKTC işbu sondajın yasadışı olduğunu belirtti. Ardından KKTC tecavüze uğradığını iddia ettiği haklarını korumak için karşı hamle olarak ihtilaflı bölgelerin ve özellikle 9. Bölgenin de yer aldığı yeni bir münhasır ekonomik bölge ilan etti. Doğalgaz keşfi için Türkiye ile anlaşıp sismik araştırma gemisi gönderilmesi talebinde bulunacaklarını belirttiler. Türk hariciyesi ise bu süreçte GKRY’yi kınayan bir açıklama yayınladı ve KKTC’ye destek sözü verdi. Verilen bu sözün ardından Türkiye, KKTC açıklarına sismik araştırma gemilerini göndereceğini bildiren bir NAVTEX ilan etti. GKRY ile ihtilaflı olan ilgili 9. Blokla çakışan G bloğunda KKTC tarafından TPAO’ya ruhsat verildi ve Türk savaş gemilerinin refakatinde sondaj faaliyetleri başladı. Aynı dönemde Türkiye’nin gerçekleştirdiği tatbikatlara takiben GKRY ve İsrail de askeri hava tatbikatı olan Onisilos-Gideon tatbikatını gerçekleştirdiler. Kasım 2014’te GKRY-Yunanistan-Mısır üçlü zirve gerçekleştirdi. İşbu zirve sonucunda Mısır Türkiye’yi Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerinden mütevellit kınadı. Aynı zamanda Kahire Atina ile ilişkilerini geliştirerek GKRY’den Mısır’a doğalgaz ihracatının hızlandırılmasına ilgi duyduğunu açıkladı. Türkiye’nin söz konusu faaliyetleri ABD ve AB tarafından da kınandı. Ocak 2015’te Türkiye bölgedeki gücünün zayıfladığını fark ederek sismik araştırma gemisini çekmiş ve bölgesel uzlaşmaya gitmek istediğini göstermiştir. Bu dönemde İsrail-GKRY-Yunanistan üçgeni hem diplomatik alanda hem de askeri sahada birlikte çalışabilirliğini kanıtlamış ve kendilerine büyük motivasyon sağlamıştır. Bu motivasyonda Doğu Akdeniz’de eşi benzeri görülmemiş kapsamda gerçekleştirilmiş olan Noble Dina tatbikatı büyük rol oynamıştır. 19 Temmuz’da Yunan Savunma Bakanı, İsrail’in daha önce ABD haricinde kimseyle yapmamış olduğu bir anlaşma olan kuvvetler statüsü anlaşması (SOFA) imzalamak adına İsrail’i ziyaret etmiştir. Bu anlaşmayı takiben Netanyahu tekrar başbakan seçilmesinin ardından ilk devlet ziyaretini GKRY’ye yapmış olması da bu İsrail’in Yunanistan ve GKRY olan iş birliğine ne kadar önem verdiğini bizlere tekrar göstermiş oldu. Cumhurbaşkanı Anastasiades Eylül 2015’te Amerikalı bir kitleye yaptığı konuşmada iki ülke arasındaki temasların ‘’buzdağının görünen kısmı’’ olarak nitelendirdi ve şöyle devam etti : "Bizler çalkantılı ama önemli bir komşuluk bölgesinde yer alan ve birçok ortak zorlukla karşı karşıya olan iki ülkeyiz. İsrail için Kıbrıs istikrarlı, öngörülebilir ve güvenilir bir ortaktır ve aynı şey bizim için de söylenir." dedi ve "enerji, istikrarsız bölgemizde istikrar ve iş birliği için bir katalizör görevi görebilir"

 

(Türk-Degs Gönüllü Araştırmacısı Yusuf Kaan Sarıkoç tarafından kaleme alınmıştır.)

Değerlendirme:

Doğu Akdeniz’de Seville haritasını esas alan ve Mavi Vatan esas alan her iki tarafın da perspektifinden bakabilmemize imkân sağlayan bu makalede basit bir gözlem ışığında gerilimlerin kırılma noktasının İsrail kanadının eski askeri ortağı olarak nitelendirebileceğimiz Türkiye’nin ulusal çıkarlarını birçok kez hiçe saymasının ve Mavi Marmara saldırısının bir sonucu olarak Türk-İsrail ilişkilerinin kopması olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. 2011’de yaşanan bu kopma İsrail’i, Doğu Akdeniz’de hem Türkiye’ye hem de KKTC’ye tehdit unsuru olan Yunanistan ve GKRY ile diplomatik temaslar, ilişkilerin geliştirilmesi ve yüksek seviyede askeri iş birliği yapmaya sevk etmiştir. Bu noktada gelecekteki uluslararası ilişkilerimizde değerlendirilmesi gereken en önemli unsurlardan birisi bu 2011’de yaşanan kopmanın Türkiye’nin ulusal çıkarlarını korumak adına hareket edişi mi olduğu yoksa İsrail’in Türkiye ile ilişkilerin kopmasının ardından Yunanistan ve GKRY ile Türkiye aleyhinde ortak diplomatik ve askeri iş birliklerine girmesinin bir zorunluluk olmasından ziyade İsrail adına istenen ortamın yaratılması mı olduğudur. Bu kısmı yazımın sonunda bilahare inceleyeceğim. Türkiye-İsrail ilişkilerinin kopmasının Doğu Akdeniz’de Yunanistan’ın lehine sonuç doğurduğu su götürmez bir gerçektir. Öyle ki 1998 yılında icrasına başlanmış olan ve katılımcıları arasında ABD’nin de bulunduğu İsrail ile Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin gerçekleştirdiği Reliant Mermaid (Bağlı Denizkızı) tatbikatı yerini, katılımcıları ABD-İsrail-GKRY-Yunanistan’ın olduğu Noble Dina (Asil Dina) tatbikatına bırakmıştır. Doğu Akdeniz’de ABD’nin en güvenilir ortağı olan İsrail zımnen de olsa müttefik olarak Yunanistan’ı seçmiş, öyle ki GKRY’nin güney kıyılarında yapılan ve Noble Dina kapsamında gerçekleştirilen hava savunma tatbikatında senaryo şu şekildedir: Doğalgaz geliştirme çalışmaları yapan iki ülkenin gemilerine saldırı gerçekleştiren düşman unsurlar-ki bu unsurlar Türk Hava Kuvvetleri’ne ait F-16 savaş uçakları-hava savunma sistemleri aracılığıyla püskürtülmektedir. Bu ortamda bir de Doğu Akdeniz’de önemli rol oynayan Mısır ile doğalgaz tedariki ve saha anlaşmaları gerçekleştirilmiştir. Türkiye tüm bunlar olurken kendi tedbirini donanmasını geliştirmek üzere almıştır. MİLGEM programı ile KKTC’nin ve kendisinin Doğu Akdeniz’de yok sayılmasını Münhasır Ekonomik Bölgesinde donanmasını güçlendirerek bölgede gücünü arttırmıştır ve TCG-Anadolu bunun en güzel örneğidir. ABD, İsrail ve elbette Yunanistan’ın desteklerine güvenerek GKRY ihtilaflı bloklarda sondaj için ruhsat vermesi gerilimleri daha da arttırırmış Türkiye de yayımladığı NAVTEX’ler ile bölgeye savaş gemilerinin nezaretinde sismik araştırma gemilerini gönderip sondaja başlayarak dik duruşunu sergilemiş ve Mavi Vatanından geri adım atmayacağını göstermiştir. İlerleyen süreçte ise bölgedeki gerilimin düşmesi adına Türkiye yeni NAVTEX ilan etmesine rağmen gemilerini ihtilaflı bölgeden çekmiş ve iyi niyetini açık yüreklilikle göstermiştir. Yanına ABD ve AB’yi de alan Seville haritası kanadı Türkiye’yi bu süreçte hem askeri hem de diplomatik açıdan sıkıştırmıştır. Öyle ki ABD Türkiye’ye satacak olduğu amfibileri satmaktan vazgeçmiş AB üye ülkeleri ise Türkiye’ye kınama yazıları yayımlamıştır. Peki bu sürecin bu şekilde evrilmesinde İsrail’in payı neydi? İsrail tam da bu dönemde Türkiye ile arasının açılmasını mı istedi? 2011 yılında ilişkilerin kopmasından hemen önce başlayıp süreç boyunca devam etmiş olan Türkiye’de faaliyet göstermiş FETÖ terör örgütünün düzenlediği Türk Hukukunun kara lekesi olan Ergenekon-Balyoz davalarının görülmesi tesadüften mi ibaretti? Elbette ki hayır. Türkiye’nin yerine Doğu Akdeniz’de en çok sorun yaşadığı iki ülkenin yerini aldığı ABD-İsrailYunanistan-GKRY iştirakiyle gerçekleşen ‘’Noble Dina’’ ismiyle de pek dikkatimi çekmiştir. Kısa bir araştırma ile Noble Dina’nın Tevrat’ın yaratılış bölümünde anlatılan Hz. Yakup’un kızı Dina olduğunu görebiliyoruz. Dina, Kenanlı (Filistinli) Prens Şekem tarafından ilgi görmekte ancak bu ilginin karşılık bulmamasından sonra Şekem, Dina’yı kaçırıp ırzına geçmektedir. Tüm bunların ardından Dina’nın ağabeyleri Levi ve Simon, Şekem’i yakalayıp kız kardeşlerini kurtarmak istemişlerdir. Şekem ise Dina ile evleneceğini ve halkına İsrailoğullarıyla dost olduğunu ve hatta onların dinine geçeceklerini söylemeyi taahhüt eder. Dina bunların hepsine rıza gösterdikten sonra Şekem verdiği sözleri tutar ve hiç beklemediği bir anda Levi ve Simon tarafından öldürülür. Dina ise kelime anlamı olarak temize çıkarılmış anlamına gelmektedir. Noble Dina’da düşman unsuru olarak gösterilen Türkiye Şekem, Kıbrıs Dina, İsrail ve ABD yahut Yunanistan ise Dina’nın ağabeyleri olarak yorumlamaktayım. İsrail’in GKRY’yi bu derece samimi görmesinde bir kanıt olarak ise Netenyahu’nun tekrar başbakan seçilmesinin ardından ilk devlet ziyaretini GKRY’ye gerçekleştirmiş olmasıdır. Bilindiği üzere Türkiye bu ziyareti geleneksel olarak ilk sırada KKTC ikinci sırada ise Azerbaycan’a yapmaktadır. Tarih, uzun bir dönem Türk Gölü olmuş Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz’de elbette tekerrür edecektir.

 

6.Sonuçlar: İlerlemeye Doğru Bir Yol

Erdem Vahap YURT

 

  Doğu Akdeniz’in stratejik yapısında sürekli bir değişimin işareti olarak, KKTC ve İsrail, 10 Kasım 2015 tarihinde 2015 Onisilos-Gideon ortak askeri tatbikatının son aşamasını tamamladılar. İki hafta sonra Türkiye, bir Rus SU-24 savaş uçağını düşürdü ve bunun yaklaşık üç hafta sonra Türkiye ve İsrail'in ilişkilerini onarma konusunda bir adım atarak, restorasyon süreci başlattı. 2016 yılı başında, Doğu Akdeniz yeni kapsamlı bir bölgesel düzenin eşiğinde gibi görünüyordu. Bölgeyi şu anda baskın olan stratejik gerçeklik, Türkiye, İsrail, Yunanistan, KKTC ve Kıbrıslı Türklerin hepsinin çalkantılı iç seçim dönemlerinden geçmiş olmalarından kaynaklanan, söz konusu liderlerin dış politikada esneklik göstermek için yeterli siyasi sermayeye sahip olmalarından da kaynaklanabilir.

   Doğu Akdeniz'deki yükselen stratejik yapının şekillenmesi iki temel dinamiğe dayanmaktadır. İlk olarak, Türkiye ve İsrail kendi amaçlarına uygun İran'ın Orta Doğu'daki etki alanının yayılmasını engellemek için iş birliği yapma gerekliliğine dayanarak ilişkilerini tanımlamaktadırlar. Bu nedenle, Türkiye-İsrail ilişkisi, daha büyük Orta Doğu stratejik yapısında çıkarların temel bir yapısal hizalanmasıyla karakterize edilecektir.

   2010-2015 yılları arasında Doğu Akdeniz jeopolitiği, enerji jeopolitiği de dahil olmak üzere, Türkiye ve İsrail arasındaki gündemi şekillendirdi. 2016'dan itibaren ise Türkiye ve İsrail'in paylaştığı jeopolitik gündem, Doğu Akdeniz'in jeopolitiği, enerji jeopolitiği de dahil olmak üzere,  jeopolitik parametreleri şekillendirmektedir.

   Bu kapsayıcı bağlamda, ikinci dinamik, KKTC ve İsrail arasındaki yeni savunma ilişkisi ve KKTC-Yunanistan-İsrail iş birliğine dayanmaktadır ve Yunanistan ile İsrail arasındaki yeni derin bir savunma ilişkisine yol açmıştır. Bu, Doğu Akdeniz'de yeni bir denge oluşturacaktır. KKTC-İsrail-Yunanistan güvenlik oluşumunun üç devleti de kolektif ilişkileri sayesinde Türkiye ile ikili ilişkilerinde daha elverişli bir konumda olacaktır. Türkiye hali hazırda zaten Yunanistan'ın en büyük ihracat pazarını oluşturmaktadır. Üçlü ilişkinin sağladığı güvenlik avantajı, Yunanistan'ın Türkiye ile ekonomik bağlarını Türkiye'nin göreceli gücü konusunda daha az endişeyle derinleştirmesine olanak sağlamaktadır. Benzer şekilde, KKTC, KKTC-İsrail-Yunanistan güvenlik oluşumunun sağladığı gelişmiş bir güvenlik garantisiyle Türkiye ve Türk Kıbrıslılarla müzakerelere daha fazla esneklikle hareket edebilir.

   Nisan 2015’te Mustafa Akıncı'nın seçilmesinden bu yana, Kıbrıs'ın birleşme sürecinde önemli ilerlemeler kaydedilmiştir, bunlar arasında güven artırıcı önlemler de bulunmaktadır. Türk-İsrail yakınlaşmasından kaynaklanan Doğu Akdeniz stratejik yapısındaki yeni denge, KKTC-İsrail-Yunanistan güvenlik oluşumu tarafından Türkiye'ye karşı yaratılan bölgesel denge ile birlikte, Kıbrıs'taki tarafların kalıcı bir çözüme ulaşmada atılım gerçekleşmesi ve çığır açacak bir ilerleme sağlama açısından benzersiz bir denge ve teşvik sağlamaktadır.

 

ÖZET: 

   Söz konusu makaleye dayanılarak, 2015 yılında başlayıp 2016’da da devam eden ve bölge açısından önemli nitelikteki olaylar sonucunda, bölgedeki birçok denge ya değişmiş ya da yeni bir denklem oluşmuştur. Doğu Akdeniz havzasında stratejik denklemler yeniden kurulmuştur. Yeni oluşan yapı hem sorunların çözümü hem de istikrar ve iş birliği bakımından bölgede bir çok fırsat ve yeni ilişkiler doğurmuştur.

   Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve İsrail arasında gerçekleştirilen ortak askeri tatbikatın tamamlanması ve sonrasında Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin yeniden kurulması, makaleye göre bölgedeki değişen manzaranın ilkidir.

   Doğu Akdeniz’e yeni bir denge yaratan olaylardan bir diğeri ise KKTC ile İsrail arasındaki gelişen savunma ilişkisi ve KKTC, Yunanistan ve İsrail arasındaki üçlü iş birliğidir. Bu oluşum, bu devletlerin Türkiye ile ilişkilerinde güvenlik pozisyonlarını güçlendirici bir hamle olmuştur.

   Türkiye ve İsrail ilişkisi, Türkiye’nin siyasal sebeplerden sıyrılarak bölgesel, jeopolitik ve en önemlisi ise enerji jeopolitiğinden doğan menfaatlerini düşünmesi ve buna uygun adımlar atmaya başlamasıyla, tabiri caizse eksen kaymasıyla birlikte (makalede bahsedilen stratejik realizmle);  İran'ın Orta Doğu'daki özellikle Suriye ve Irak’taki etki alanının sınırlanması konusundaki ortak çıkarlar temelinde ilerlemekte, gelişmekte ve gelişmeye devam etmektedir.

   Makalenin son paragrafında yer alan 2015 yılının Nisan ayında KKTC’de yapılan seçimlerde Mustafa Akıncı’nın seçilmesinden sonra, Kıbrıs'ta birleşme sürecine ilişkin önemli adımlar ve ilerlemeler kaydedilmiştir. Türkiye-İsrail yakınlaşmasından ve KKTC, İsrail ve Yunanistan arasındaki güvenlik oluşumundan kaynaklanan Doğu Akdeniz'in stratejik yapısındaki yeni denge, Kıbrıs'taki tarafların kalıcı bir çözüme ulaşmada benzersiz teşvikler ve garantiler sağlamaktadır.

   Tüm bu bilgiler çerçevesinde makaleye baktığımızda bölge ülkelerinin liderlerinin iç olaylarından da kaynaklanan siyasal realizm düzenine kaymasıyla ve dış politikada esneklik gösterebilmek için yeni bir dönem başladığını görebilmekteyiz. Yeni dönemin ise hem Doğu Akdeniz bölgesindeki enerji kaynakları hem siyasi sermaye hem stratejik realizm hem de askeri ve jeopolitik açıdan hem de Kıbrıs’ın birleşmesi bakımından yeni fırsatlar, yeni iş birlikleri ve bölge için istikrar fırsatı sunmaktadır.