CENGİZ AYTMATOV: ÇON TAŞ’TAN ATA BEYİT’E BİR HAFIZA HİKAYESİ

Turk DEGS
Yazan: Turk DEGS
5 Dk. Okuma
5 Dk. Okuma

Bazı topraklar vardır; üstü yıllarca sessizdir ama altı konuşur. Bazı mezarlar vardır; ölüleri değil, gerçeği saklar. Bazı hikâyeler vardır; ancak hatırlayan birinin cesaretiyle gün yüzüne çıkar. Kırgızistan’da, 1937-1938 yıllarında yaşanan ve tarihe “Çon Taş Katliamı” olarak geçen olay da işte böyle bir sessizliğin hikâyesidir.

Sovyetler Birliği’nin en sert tasfiye yıllarında, aralarında aydınların, bilim insanlarının, devlet adamlarının ve Türkologların bulunduğu 137 kişi, “halk düşmanı” suçlamasıyla tutuklandı ve gizlice kurşuna dizildi. Ailelerine ne bir mezar gösterildi ne de açık bir bilgi verildi. Hakikat, bilinçli biçimde toprağın altına gömüldü.

Yarım asrı aşan bu suskunluk, bir makamdan değil; hafızayı emanet gibi taşıyan bir tanığın, bir kadının cesaretiyle bozuldu. Bu kişi Bübüra Kıdıraliyeva’ydı. Çocukluğunda, Çon Taş yakınlarındaki eski bir tuğla ocağında köpeklerin durmaksızın uluduğunu, kötü kokular yayıldığını ve babasının çocuklarını “Birisi size bir şey sorarsa burada değildik, amcamlardaydık, hiçbir şey görmedik, bilmiyoruz deyin, yoksa kötü şeyler olur, bizi hapse koyarlar” diyerek susturduğunu hatırladı. Yıllar sonra Bübüra Hanım, ağır hasta olan babasının yanında başucundayken, ondan ilk kez bu sessizliğin ardındaki gerçeği duydu.  Babası ona, Çon Taş’ta, masum insanların gömülü olduğunu söyledi. Ama o yıllarda konuşmanın bedeli sadece kendisi için değil, çocukları için de hayatta kalmak demekti. “Susmak zorundaydık” dedi. Bu sözler, bir itiraf değil; bir emanetti. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, artık suskunluğun zorunlu olmadığı bir dönemde, Bübüra Kıdıraliyeva bu emaneti yerine getirdi ve yetkililere başvurarak Çon Taş’taki yeri bizzat gösterdi. Kazılar başladı ve toprak, yarım asırlık sırrını geri verdi.

Ortaya çıkarılan kemiklerin kafataslarında kurşun izleri vardı. Ceplerinden çıkan yarı çürümüş belgeler, ayakkabılar ve kişisel eşyalar, kimlikleri ele verdi. Bu kemiklerden biri de dünya edebiyatının büyük isimlerinden Cengiz Aytmatov’un babası Törekul Aytmatov’a aitti.

Törekul Aytmatov, 1937 yılında tutuklandı. Ailesine yıllarca “sürgüne gönderildi” dendi ve nerede olduğu açıklanmadı. Eşi defalarca dilekçe yazdı fakat hiçbir zaman net bir cevap alamadı. Oğlu, babasının yaşayıp yaşamadığını bilmeden büyüdü. Bu belirsizlik, bir çocuğun hayatına eşlik eden sessiz ama derin bir yara olarak kaldı.

Cengiz Aytmatov’un edebiyatında sıkça karşımıza çıkan kayıp, vicdan ve adalet temaları, yalnızca estetik tercihler değildir. Bunlar, cevapsız kalan soruların edebiyata dönüşmüş hâlidir. Özellikle Beyaz Gemi’de babasız büyüyen çocuğun dünyası, ulaşılmayan bir koruyucu figürün ve eksik bırakılmış bir adalet duygusunun etrafında şekillenir. Baba burada bir kişiden çok, yitirilen bir düzenin ve güvencenin sembolüdür.

Benzer bir yankı da Gün Olur Asra Bedel adlı romanda daha geniş, tarihsel bir düzlemde karşımıza çıkar. Hafızası elinden alınan insan, geçmişi silinen toplumun sembolüne dönüşür. Bu romanda unutma, bireysel bir zayıflık değil; sistemli bir yok etme biçimidir. Baba figürü çoğu zaman ya kayıptır ya da sessizdir, tıpkı 1938’de kurşuna dizilip yıllarca toprağın altında saklanan babalar gibi.

Kazılar sırasında Cengiz Aytmatov da alandaydı. Anlatılanlara göre, babasının kemiklerinin çıkarıldığı sandığın başında diz çöktü ve şu cümleyi söyledi:

“Baba… Elli üç yıldır seni arıyordum. Neredeydin?”

Bu söz, yalnızca bir oğlun babasına seslenişi değildi. Bu, bir milletin tarihe yönelttiği soruydu.

Bulunan toplu mezar daha sonra Ata Beyit Mezarlığı adını aldı. Ata-Beyit, ataların yattığı yer demekti. Bugün Ata Beyit, sadece bir mezarlık değil; susturulmuş bir kuşağın, yarım bırakılmış hayatların ve gecikmiş bir yüzleşmenin hafıza mekânıdır.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından yürütülen resmî süreçte, Törekul Aytmatov ve Çon Taş’ta kurşuna dizilen diğer aydınlar hakkında verilen mahkûmiyet kararları geçersiz sayıldı; ölümünden onlarca yıl sonra iade-i itibar edildi. Ancak bu karar, kaybedilen hayatları geri getirmedi, yalnızca gecikmiş bir adalet duygusu yarattı.

Aytmatov’un edebiyatı ile Ata Beyit’in toprağı bizlere aynı şeyi hatırlatır: Unutmak iyileştirmez. Susmak adalet getirmez.

Onun satırlarında dolaşan sessizlik, Çon Taş’ta gömülenlerin sessizliğidir. Aytmatov, yazdıklarıyla babasına ulaşamadı belki; ama babasının akıbetini ve bir milletin bastırılmış geçmişini insanlığın hafızasına kazıdı.

Bazı mezarlar vardır; ölüleri değil, yaşayanları uyandırır. İşte Ata Beyit de böyle bir yerdir.
Bu hikâye, yalnızca bir yazarın değil, bir toplumun hafıza hikâyesidir.

Bu Yazıyı Paylaş
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir