Mustafa Çokay (1890-1941), XX. yüzyılın başlarında Türkistan coğrafyasında filizlenen ceditçilik hareketinin en önemli siyasî figürlerinden biridir. Bir devlet adamı, yayıncı ve entelektüel olarak Çokay, Çarlık Rusya’sının çöküşünden Bolşevik Devrimi’ne, sürgün yıllarından İkinci Dünya Savaşı’na kadar uzanan fırtınalı bir dönemde, Türkistan’ın bağımsızlığı ve birliği için mücadele etmiştir. Onun hayatı, sadece bir biyografi değil, aynı zamanda Türk Dünyasının modernleşme ve hürriyet arayışının bir özetidir.
Mustafa Çokay’ın biyografisi, Türkistan millî istiklâl mücadelesinin tarihsel seyrini simgeleyen bir mahiyet arz etmektedir. Rusya Devlet Duma’sındaki parlamenter tecrübesinin yanı sıra; Türkistan Millî Muhtariyeti’nin Kurucu Meclis Başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve akabinde Devlet Başkanlığı görevlerini deruhte etmesi, onun hareketin merkezindeki konumunu teyit eder niteliktedir. Aynı zamanda Alaş Orda Hükümeti’ndeki diplomatik rolü ve ceditçi hareketin siyasî liderliği, Çokay’ı tarihî kırılmaların sadece tanığı değil, temel öznesi kılmıştır. Türkistan davasını siyasî mülteci statüsüyle Avrupa platformuna taşıyan ilk figür olması, onu Sovyet sonrası muhaceret edebiyatının ve mücadelesinin kurucu aktörü haline getirmiştir.
Mustafa Çokay’ı tanımak, fikir dünyasını betimlemek üzere başvurulacak en sahih kaynak kendi eserleri olup özellikle muhaceret döneminde istiklâl mücadelesinin ana mecrası olan Yeni Türkistan, Yaş Türkistan, Promete dergileri başta olmak üzere farklı yayın organlarında takma adlar kullanarak yayımlanan makaleleri aracılığıyla istiklâl mefkûresini kapsamlı bir şekilde ortaya koymuştur. Bu anlamda siyasî mücadelede basının önemli bir yer teşkil ettiğine inanmıştır.
Mustafa Çokay’ın çeşitli konuşmalarında dile getirdiği ve belleklerde yer eden “Her Türkün iki vatanı vardır: Birincisi kendi doğduğu yer, ikincisi ise Türkiye’dir.” şeklindeki meşhur sözü Türkiye’yi sadece bir devlet olarak değil, bütün dünya Türklerinin dayanak noktası ve bağımsızlık umudu olarak gördüğünün veciz bir ifadesidir. O, Türkistanlıların (Kazak, Özbek, Kırgız gibi) yerel kimliklerini korurken, Türkiye ile olan tarihî ve kültürel bağlarını bir üst vatan seviyesinde konumlandırmıştır. Bu bağlamda Sovyet esaretindeki Türk boylarına, bağımsız bir Türkiye’nin varlığının manevi bir koruma sağladığını hatırlatmıştır. Günümüzde bu söz, Türkiye ile bağımsız Türk Cumhuriyetleri arasındaki diplomatik ilişkilerde sıkça bir kardeşlik vurgusu olarak kullanılmaktadır.

