Yazan:Bekir Atacan
ABD himayesinde, yeni mutabakatlar çerçevesinde PKK-PYD/“SDG”nin entegre edilmesine dair dolaşıma sokulan yaklaşım, ne teknik bir çözüm ne de istikrarı hedefleyen geçici bir adım olarak okunabilir. Bu girişimin özü, bir çözüm yolunu temsil etmekten ziyade, 10 Mart Anlaşması’na doğrudan bir dolanma ve aynı sorunu bu kez devlet bünyesinde çok daha karmaşık ve tehlikeli bir biçimde yeniden üretme teşebbüsüdür.
10 Mart Anlaşması, ne ruhu ne de hedefleri bakımından muğlaktı. Anlaşma son derece net bir çerçeve çiziyordu:
PKK-PYD/SDG’nin askerî–siyasi yapısının tasfiyesi, devletle paralel bir güç olma hâlinin sona erdirilmesi ve Suriye devletinin coğrafya, silah ve karar üzerindeki tam egemenliğinin yeniden tesis edilmesi. Bu temel ilkeleri aşan, sulandıran ya da içini boşaltan her yol haritası, anlaşmanın devamı olarak değil; açık bir sapma olarak değerlendirilmelidir.
Bugün gündeme getirilen öneriler ise tam olarak bu sapmayı temsil etmektedir. Devlet dışı paralel güçten “tek devlet” mantığına geçilmesi gerekirken, anlaşma biçimsel bir örtüye indirgenmekte; “yeni mutabakatlar” adı altında PKK-PYD/SDG’nin bütünlüklü bir blok olarak korunması hedeflenmektedir. Tabela değişmekte, fakat yapı aynen muhafaza edilmektedir. Böylece örgüt, gerçek bir tasfiye olmaksızın; liderliği, doktrini ve işlevi korunarak “entegrasyon”, “ortaklık” ya da “koordinasyon” gibi kavramlarla yeniden üretilmektedir.
Bu güzergâhın en büyük riski biçimde değil, yeniden ürettiği tecrübededir. Sudan örneği, şekli entegrasyonun doğurduğu sonuçlara dair ibretlik bir ders sunmaktadır. Kâğıt üzerinde orduya entegre edilen güçler, fiiliyatta bağımsız komuta zincirlerini, silahlarını, ekonomik ağlarını ve ayrı sadakat ilişkilerini muhafaza etmiş; kısa sürede devletin kendisi üzerinde tahakküm kurmuştur. Tasfiye olmaksızın yapılan entegrasyon, devlet inşa etmez; ertelenmiş bir iç çatışmanın zeminini hazırlar.
Bu bağlamda, sürecin ABD himayesinde ilerlemesi de tarafsızlık ya da istikrar garantisi olarak okunamaz. ABD, tarihsel olarak güçlü ve merkezi devletlerden ziyade, kontrol edilebilir ve baskı altında tutulabilir yapıları tercih etmiştir. PKK-PYD/SDG’yi bütünlüklü bir yapı olarak muhafaza eden bir entegrasyon modeli, Suriye’nin birliğine ve uzun vadeli istikrarına değil; ABD’nin devlet içinde sürekli bir nüfuz kartı tutmasına hizmet eder.
Daha da tehlikelisi, bu yaklaşımın devleti doğrudan bir çatışmayla değil, içeriden aşındırarak hedef almasıdır. Açık bir yüzleşme yerine, devlet kurumlarının içine yerleştirilmiş silahlı bir yapının yeniden üretilmesi söz konusudur. Böyle bir yapı, uygun koşullar oluştuğunda süreci kilitleme, şart dayatma ya da bölgesel ve uluslararası dengelerdeki ilk kırılmada mutabakatları bozma kapasitesine sahip olur. Bu, daha az gürültülü; fakat devlet yapısını çok daha derinden kemiren bir çatışma biçimidir.
Sonuç olarak, bugün “uzlaşıcı bir çözüm” olarak pazarlanan şey, patlamayı önleyen değil; onu erteleyen bir mekanizmadır. SDG’nin tasfiye edilmeden, bağımsız liderliği, doktrini ve dış işlevi sona erdirilmeden entegre edilmesi; egemen ve modern bir devlet inşası anlamına gelmez. Aksine, Suriye devletinin bünyesine yeni bir milis modelinin ekilmesi demektir. Coğrafya farklı olabilir; ancak muhtemel sonuç aynıdır: zayıf bir devlet, ertelenmiş bir kriz ve kaçınılmaz bir patlama.
PKK-PYD/SDG’nin “entegrasyonu” çözüm değil, 10 Mart Anlaşması’na dolanmadır. Tasfiye edilmeden yapılan her entegrasyon, devleti güçlendirmez; krizi devletin içine taşır. Sudan örneği ortada: milis entegrasyonu istikrar değil, ertelenmiş iç savaştır. Bu model Suriye’yi birleştirmez, içeriden zayıflatır.

