Ortadoğu’da binlerce yıllık medeniyet kodlarını görmezden gelen politikalar, sadece güç boşlukları değil, kimlik yitimleri de yaratır. İsrail karşısında Türkiye’nin durduğu yer, yalnızca jeopolitik değil; aynı zamanda tarihi ve kültürel bir tercihtir.
Ortadoğu bir satranç tahtası değil; daha çok bir zaman tünelidir. Tarihi, bugünü şekillendirir; geçmişte kurulan medeniyetler, bugün hâlâ hafızaların dip akıntılarında etkisini sürdürür. Bu bağlamda İran ile İsrail arasındaki gerilim, yalnızca iki devletin çatışması değil; bölgesel irade ile küresel mühendislik arasındaki bir hesaplaşmadır ve bu tabloda Türkiye’nin tavrı, sadece siyaset değil; aynı zamanda tarih ve vicdan meselesidir.
Tebriz, uzun süre Akkoyunlu ve Safevi Türk devletlerinin başkentliğini yapmış, ilim ve sanat merkezi olmuştur. İsfahan, yalnızca Pers mimarisi değil; aynı zamanda Şii-Türk sentezinin taşlara işlenmiş halidir. Kaşkaylar, Hazaralar, Azeriler gibi topluluklar hâlâ Türkçe konuşur, Türk kültüründen izler taşır. Bu gerçekler, Türkiye ile İran arasındaki ilişkiyi “mezhep farkı” üzerinden tanımlamanın ne kadar sığ olduğunu gösteriyor. Bu bağ, jeopolitik bir ittifaktan önce kültürel bir kardeşliktir. İran’daki mevcut molla rejimi, özellikle Türk kimliğine ve Türk halklarına yönelik baskıcı politikalarıyla eleştirilmeyi hak ediyor. Güney Azerbaycan Türklerinin kültürel haklarını sınırlayan, anadilde eğitimi reddeden ve millî kimliği görmezden gelen uygulamalar, Türkiye’nin tarihsel hassasiyetlerini incitmektedir. Ancak bu haklı eleştiriler, İsrail gibi bir aktörün Ortadoğu’daki yayılmacı, etnik-dini mühendisliğe dayalı projelerini görmezden gelmeyi gerektirmez. Türkiye’nin görevi; rejime değil, medeniyetin devamına ve bölgesel dirence sahip çıkmaktır.
İsrail’in Ortadoğu’daki varlığı, sadece askeri değil; ideolojik ve kültürel bir projedir. Batılılaşma, sekülerleşme, “ilerleme” adı altında yürütülen süreçlerde çoğu zaman İsrail’in çıkarları doğrultusunda şekillenmiş stratejiler sahneye konuluyor. Bu zeminde, birçok hükümet ve entelektüel sınıf farkında olmadan Yahudi stratejilerine taşeronluk yapıyor. Türkiye, ne İsrail’in koruyucusu ne de Batı’nın kalemi olmak zorundadır. Türkiye, Turan ile İran’ın kültürel mirasının eseridir. İran’ın düşmesi, sadece bir rejim değişikliği değil; bir medeniyet kodunun silinmesi anlamına gelir. İran düşerse, bölgedeki kültürel denge, Batı destekli aktörlerin eline geçer.
Yani “yılan ölürse, tarlayı fare basar.” Bu “yılan”, her ne kadar sert, karmaşık ve zaman zaman anlaşılması zor bir rejimle temsil edilse de; onun altında binlerce yıllık bir medeniyetin hafızası, eski ve şanlı mazimizin kalıntıları ve bölgesel bir direnç hattı vardır. Türkiye’nin dış politikası sadece çıkar değil, aynı zamanda şuur taşımalıdır. İran’a düşmanlık, farkında olmadan İsrail’in elini güçlendirmektir. Turan’ın ruhu, sadece bozkırda değil; İsfahan minarelerinde, Tebriz’in taş sokaklarında, İran’ın halk ezgilerinde de yaşamaktadır. Mücadele sadece toprak üzerine değil, kültür ve hafıza üzerine verilmektedir ve bu mücadelede Türkiye, Batı’nın değil; tarihin ve kardeşliğin yanında durmalıdır.
Hüseyin Ateş

