
Bugün karşımızda Antik Roma’nın Janus Tanrısı gibi davranan bir Avrupa Birliği var. Bir yüzü geleceğe bir yüzü de geçmişe bakıyor. Fakat her iki yüzdeki gözler, tanrısallığa gölge düşürecek bir noksanlığın pençesinde. Geçmişte görmek istediğini görüyor, görmek istemediğini ise ya görmüyor ya da görmek istediği şekle çevirerek çarpıtıyor. Avrupa Birliği’nin bu noksanlığı, kurumlarına ve kurumlarının kararlarına da sirayet etmiş durumda. Avrupa Parlamentosu, Kadın Hakları ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komitesi (FEMM)‘nin Genel Kurul gündemine taşıdığı, Türkiye’nin 1974 yılında gerçekleştirdiği Kıbrıs Barış Harekâtı’nın Kıbrıslı kadınlar ve kız çocukları üzerindeki etkileri konusunda karar verdi ve karar 8 Temmuz 2026’da kabul edildi. Hem Türkiye hem de KKTC’nin dışişleri bakanlıkları kararla alakalı açıklama yapıp, yok hükmünde olduğunu belirttiler. Türkiye ve KKTC’nin dışişleri bakanlıkları tarafından yok hükmünde kabul edilen bu karar, büyük bir çifte standart örneği. Çifte standardı adet haline getirmiş Avrupa’nın, 1974 öncesi Kıbrıs Türklerinin yaşama hakkının Rum-Yunan ikilisi tarafından ellerinden alınmalarına ses çıkardığı görülmemiştir. Ama hiç yaşanmamış hadiseleri varmış gibi gösterip Türk Ordusu’na iftira atmak, kendilerince insan haklarını müdafaa olarak addedilmektedir. Avrupa Parlamentosu’nun aldığı bu karar; Amerika’nın NATO’da ağrılığını azaltması ve Avrupa’yı güvenlik alanında yalnız bırakması halinde, güvenlik ve savunma krizi içerisine girecekler için oldukça cüretkâr sayılabilecek bir karardır. Avrupa’nın sergilediği bu tavrın ve yaklaşımların ne meşruiyeti vardır ne de haklı bir tarafı bulunmaktadır. NATO’nun en kuvvetli ordularından birine sahip olan Türkiye’ye bu tarz yaklaşımlarda bulunan Avrupa; Türkiye’yi AB’ye dahil etmemekte, Gümrük Birliği’ne yönelik düzenlemelerden kaçınmakta ama mesele ordular arası işbirliğine gelince tüm bunları unutmaktadır. Fakat Avrupa’nın hülyaya dalıp göremediği bir hakikat daha var ki, o da Türk Ordusu’nun yalnızca, Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarı doğrultusunda vazifesini ifa ettiğidir. Uluslararası hukuka uygunluk iddiaları temenniden ibaret olan AB’nin hakikate dair isabetsizliği bununla da sınırlı değildir. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Annan Planı referandumundan sonra, tüm adanın temsilcisiymiş gibi Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla AB bünyesine kabul edilmiştir. Avrupa Birliği kendisini uluslarüstü bir siyasi ve ekonomik birlik olarak tanımlamaktadır. Öyleyse burada iki hususun açığa kavuşturulması gerekmektedir. Garanti Antlaşması’nda md.1/2’de geçtiği üzere “Kıbrıs Cumhuriyeti herhangi bir devletle, tamamen veya kısmen bir siyasi ve iktisadi birliğe katılmamayı taahhüt eder.” Hal böyleyken; Kıbrıs Cumhuriyeti AB’ye bu isimle girmişse Garanti Antlaşması’nı hiçe saymıştır ve bu bağlamda kuruluşuna yol açan antlaşmalardan hiçe saydığı için üyeliği de varlığı da meşruiyet kriziyle karşı karşıyadır. Yok eğer bu devlet, Kıbrıs Cumhuriyeti olarak değil de adanın güneyinde Rum devleti haline dönüşen ve sadece Kıbrıslı Rumların temsil edildiği farklı bir devlet olarak katılmışsa da bu sefer adada iki devletin var olduğu gerçeğini kabullenmiş demektir. Bu durumda da AB’nin Kıbrıs adasındaki tek temsilci sıfatıyla gerçekleştirdiği bu kabulün dayanağı boşa çıkmıştır. Nereden bakılırsa bakılsın, GKRY’nin AB üyeliği hukuksuz ve gayrı meşrudur. Böyle bir gayrı meşruluğa yol açan Avrupa’nın da her iki durumda tavırları yanlıdır, hukuksuzdur. Aldığı kararlar da meşruiyeti bulunmayan ve geçersiz kararlardır. Kıbrıs’ta Türkler, 1974 öncesini unutamıyorlar, Rumlar ise 1974 öncesini yaşanmamış gibi davranıyorlar. AB’nin bu yanlı kararları, Rumların geçmişte yaptığı zulümleri yok sayma emellerine matuf kararlardır. AB; adaya barışı getiren Türk Ordusu’na iftira atarken, 1955’te EOKA Terör Örgütü’nün kurulmasından bu yana Kıbrıs Türklerine yönelik gerçekleştirdiği katliamların tamamını görmezden gelmektedir. Avrupa Parlamentosu’ndan bu kararı çıkartanlar; Rum tedhişçileri tarafından Türklere yönelik gerçekleştirilen öldürme, yaralama, köy basma, katliam, toplu mezarlara gömme, tecavüz ve daha bir yığın insanlık suçu sayılabilecek etnik temizlik faaliyetini unutturmaya çalışmaktadırlar. Üstüne de Türk Silahlı Kuvvetlerinin adaya gelişinden mağduriyet çıkartan yavuz hırsız gibi ev sahibini bastırma gayretlerine girişmekte ve Türk Ordusu’nu cinsel suç işlemekle itham etmektedirler. Bu durumu yine Janus üzerinden örneklendirelim. Bir tarafta hakikat olduğu açıkça görülen olaylar, Kıbrıs Türkleri’nin karşı karşıya kaldıkları insan hakları ihlalleri bulunmaktadır, ki bu Janus’un bir yüzü olan nesnelliğe karşılık gelmektedir. Bir tarafta da AB’nin noksan gözlerle baktığı ve olayları kendi inandığı şekilde yorumlayıp çarpıttığı yahut hiç olmayan bir şeyi varmış gibi gösterdiği durum vardır. Bu ikincisi de Janus’un diğer yüzü olan öznelliğe tekabül etmektedir. Janus olmaya kalkıp geçmiş ve geleceği, öznel ve nesneli bir arada yürüttüğünü zannedenler, sözde insan hakları savunuculuğu yapanlar, Kıbrıs Türklerine yönelik insan hakkı ihlallerini birtakım siyasi propaganda yahut algı yönetimiyle görmezden gelmektedirler. Rum-Yunan ikilisinin propaganda ve algı yönetimi ile kendi çıkarlarını AB ve Avrupa Parlamentosu eliyle dayatmaları büyük bir siyasi sihirbazlıktır. Bu bağlamda bilinmesi gereken iki önemli husus vardır. Birincisi Türk Ordusu’nun tarihinde hiçbir zaman ırza geçme, tecavüz vs. cinsel suç işlenmemiştir. İkincisi de AB’nin Türkiye’ye ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı bu olumsuz tutumu yeni değildir. 2009 yılında yayımlanan AB’nin Türkiye’ye ilişkin raporunda Türk Deniz Kuvvetlerinden yana duyulan rahatsızlık dile getirilmiştir . (Halihazırda her raporda Kıbrıs dile getirildiğinden ayrıca belirtmiyorum.) O yüzden geçmişte bunu yapanların bugün Türk Ordusu’nu böyle suçlamaları şaşırtıcı olmasa gerektir.Başta Avrupa olmak üzere dünya kamuoyu şunu unutmamalıdır: Türk Ordusu 1974’teki 1. ve 2. Kıbrıs Barış Harekâtı’nı Garanti Antlaşması’nın 4. Maddesi’nde yer alan “Bu antlaşmanın hükümlerine riayetsizlik halinde (…) Müşterek veya anlaşarak hareket mümkün olmadığı takdirde, garanti veren üç devletten her biri, bu Antlaşma ile ihdas edilen nizamı tekrar kurmak münhasır maksadı ile harekete geçmek hakkını muhafaza eder.” hükmüne istinaden ve tamamen meşru şekilde gerçekleştirmiştir. 2. Harekâtın sonunda Türk askerinin adaya yerleşmesine işgal girişimi diyenler ise şunu bilmelidirler ki Türk Ordusu’nun adaya gelişinin ardından adada iki halk da güvene ve huzura kavuşmuştur. Öyle ki Makarios-EOKA arasında bölünen yahut bunlar dışında EOKA’nın hedefi haline gelen Rumlar bile, Türk Ordusu’nun güvencesinden yararlanmış ve EOKA tarafından öldürülmekten kurtulmuşlardır. Sonuç itibariyle Avrupa Parlamentosu Kadın Hakları ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komitesi (FEMM)’nin Rum-Yunan ikilisinin tesirinde kalarak hazırladığı ve Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu’ndan geçen bu karar; meşru olmayan, hukuksuz ve yanlı bir karardır. Bugüne kadar kendi çıkarlarını Türkiye’ye dayatırken; asılsız Ermeni-Pontus iddialarında geçmişten dem vuranların, Kıbrıs’ta 1974 öncesi yaşananlar anlatıldığında yahut Lozan’daki kazanımlarımız söz konusu olduğunda “geçmişte yaşanılmaması gerektiği” telkinleriyle karşı karşıya kalmaktayız. Kısacası noksan Janus gibi davranan Avrupa, Türk ve dünya kamuoyuna geçmiş ve geleceğin ne zaman yaşanacağını; neyin, nerede nasıl görülmesi gerektiğini Avrupaî bir cüretkârlıkla haykırmaktadır. Bu haykırışın karşısında, Türkiye ve KKTC’nin siyasileri ve bürokratları başta olmak üzere, verilmesi gereken cevap 1974 öncesi Rum saldırılarında şehit verdiğimiz Kıbrıs Türklerinin sessiz çığlığı olmalıdır. Dünya kamuoyunun bilip bilmezden geldiği tarihi hakikatler, siyasi propaganda mekanizmalarının ve lobi faaliyetlerinin her türlüsü kullanılarak, yüksek sesle dile getirilmelidir. Eğitim kurumlarında bu olaylar bütün yönleriyle işlenmeli ve gelecek nesillere en doğru şekilde aktarılmalıdır. Kıbrıs Türklerinin ulus bilincinin daha da güçlenmesi için bilhassa gençler nezdinde çaba harcanmalıdır. Gençlerin vatanlarından kopmalarına sebebiyet verecek şeylerin önüne geçilmelidir.

