
Fener Rum Patrikhanesi, yaklaşık on yedi asırlık geçmişiyle Hristiyanlık tarihinin en önemli kurumlarından biridir. İstanbul’un Fatih ilçesindeki Fener semtinde bulunan patrikhane, Ortodoks dünyasında “Ekümenik Patrikhane” olarak adlandırılmakta ve tarihsel olarak Doğu Ortodoks Kiliseleri arasında “eşitler arasında birinci” kabul edilmektedir. Ancak patrikhanenin tarihsel konumu, dinî yetkileri ve uluslararası statüsü, özellikle Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkileri bağlamında uzun yıllardır tartışma konusu olmuştur.
Patrikhanenin kökeni, Hristiyanlığın ilk yüzyıllarına kadar uzanmaktadır. Geleneksel kabule göre İstanbul Kilisesi’nin temelleri, Hz. İsa’nın havarilerinden Aziz Andreas tarafından M.S. 38 yılında atılmıştır. Roma İmparatoru Büyük Konstantin’in 330 yılında Byzantion’u yeniden inşa ederek Konstantinopolis’i (İstanbul) başkent ilan etmesiyle birlikte şehrin dinî önemi de artmıştır. 381 yılında toplanan II. İstanbul Konsili’nde Konstantinopolis Piskoposu, Roma Piskoposu’ndan sonra ikinci sıraya yerleştirilmiştir. 451 yılında gerçekleştirilen Kadıköy Konsili ise patrikhanenin yetki alanını genişletmiş ve Doğu Hristiyanlığı içerisindeki konumunu güçlendirmiştir.
1054 yılında meydana gelen Büyük Ayrılık (Schisma), Hristiyanlık tarihinde bir dönüm noktasıdır. Roma Katolik Kilisesi ile Doğu Ortodoks Kiliseleri arasındaki ayrılığın ardından Konstantinopolis Patrikhanesi, Ortodoks dünyasının manevi merkezi hâline gelmiştir. Özellikle Bizans İmparatorluğu döneminde patrikhane, yalnızca dinî bir kurum değil, aynı zamanda siyasi ve kültürel bir aktör olarak da etkili olmuştur. İmparatorların taç giyme törenleri patrik tarafından gerçekleştirilmiş, devlet ile kilise arasında yakın bir ilişki kurulmuştur.
1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet, Ortodoks tebaanın dinî ihtiyaçlarını karşılayabilmesi amacıyla patrikhanenin faaliyetlerini sürdürmesine izin vermiştir. Ancak Osmanlı Devleti açısından patrikhane hiçbir zaman bağımsız ya da devlet üstü bir kurum olarak görülmemiş, daima Osmanlı hukuk sistemi içerisinde değerlendirilmiştir.
İstanbul’un fethinden sonra dönemin patriği Gennadios Scholarios’u göreve getirmiştir. Osmanlı millet sistemi içerisinde Rum Ortodoks toplumu, patrik tarafından temsil edilmiştir. Bu sistem kapsamında patrikhane; eğitim, evlilik, miras ve dinî konularda yetkilere sahip olmuştur.
19. yüzyıl, patrikhane açısından önemli kırılmaların yaşandığı bir dönemdir. Yunanistan’ın bağımsızlık süreci ve Balkan milliyetçilik hareketleri, patrikhanenin faaliyetlerinin daha yakından takip edilmesine neden olmuştur. Özellikle 1821 Mora İsyanı sonrasında patrikhanenin bazı mensuplarının Osmanlı karşıtı hareketlerle ilişkilendirildiği görüşü yaygındır. Bu durum, Cumhuriyet dönemine kadar uzanan güvensizlik ortamının oluşmasında etkili olmuştur.
Kurtuluş Savaşı yıllarında patrikhanenin bazı mensuplarının Yunanistan yanlısı faaliyetlerde bulunduğu yönündeki iddialar, Ankara Hükûmeti tarafından dikkatle takip edilmiştir. Lozan Barış Konferansı sırasında Türk kamuoyunda hâkim olan görüşe göre patrikhanenin İstanbul’da kalmasına izin verilmesinin temel şartı, yalnızca Türkiye’deki Rum Ortodoks vatandaşların dinî ihtiyaçlarını karşılayan yerel bir kurum olarak faaliyet göstermesidir. Lozan Antlaşması’nda patrikhaneye ilişkin özel bir hükmün bulunmaması da bu görüşün önemli dayanaklarından biri olarak gösterilmektedir.
Bugün patrikhane denildiğinde akla gelen ilk tartışma ise “ekümeniklik” meselesidir. Fener Rum Patrikhanesi, kendisini dünya Ortodokslarının ruhani merkezi olarak tanımlarken; Türkiye Cumhuriyeti, patrikhaneyi Türkiye sınırları içerisinde faaliyet gösteren bir dinî kurum olarak kabul etmektedir. Türkiye açısından mesele yalnızca bir unvan tartışması değil, Türk devlet geleneğinin yaşatılmasıdır. Herhangi bir kurumun ulusal egemenlik kavramının üzerinde konumlandırılmasına tarih boyunca mesafeli yaklaşılmıştır.
Bunun kabul edilmesi, Türkiye’de Vatikan vari bir devlet yapısının oluşması anlamına gelir. Yani devletin üzerinde bir yapı…
Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunlarını tanımayan, kendini uluslararası bir özne olarak Türk kanunlarının üstünde görebilen bir yapı ortaya çıkar.
Türkiye Cumhuriyeti, patrikhaneyi İstanbul’daki Rum Ortodoks azınlığın dinî kurumu olarak değerlendirmektedir. Buna karşılık patrikhane ve birçok Ortodoks kilisesi, kurumun evrensel bir manevi otorite olduğunu savunmaktadır. “Ekümenik” sıfatı da bu tartışmanın merkezinde yer almaktadır.
Nedir bu ekümenik
Ekümenik kelimesi, Yunanca “oikoumene”, yani “tüm dünya” anlamına gelmektedir. İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi’nin tüm dünya Ortodokslarının lideri (evrensel) olarak tanınma isteğidir. Rus, Sırp ve Kudüs Ortodoks kiliseleri başta olmak üzere birçok Ortodoks kilisesinin bu konudaki yaklaşımlarının farklılık gösterdiği bilinmektedir. Bu nedenle patrikhanenin ekümenik statüsü, yalnızca Türkiye ile patrikhane arasındaki bir mesele değil, aynı zamanda Ortodoks dünyasının kendi içerisindeki güç dengelerini de ilgilendiren uluslararası bir konudur. Ancak Türkiye Cumhuriyeti ve Lozan kurallarına göre patrikhanenin yetkisi sadece Türkiye’deki Rum azınlıkla sınırlıdır. Bu unvanın kabul edilmesi uluslararası ve siyasi bir statü yaratacağı için devlet tarafından resmî olarak kabul edilmez. Bu nedenle patrikhanenin resmî belgelerde ve kamuoyu açıklamalarında bu sıfatı kullanması zaman zaman diplomatik tartışmalara yol açmaktadır.
Heybeliada Ruhban Okulu süreci nedir ve nasıl devam etmektedir?
Son yıllarda en fazla tartışılan başlıklardan biri de Heybeliada Ruhban Okulu’dur.
1844’te Fener Rum Kilisesi’ne bağlı olarak Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması, Osmanlı’da Rum Ortodoks nüfus çok fazlaydı, ruhban yetiştirelim niyetiyle değildir.
Mora İsyanı denilen, aslında Türk soykırımı, 1821’de başlamıştı. 1830’da da Yunanistan kurulmuştu. Dolayısıyla Ortodoks Hristiyanların çoğunluğu zaten Yunanistan’daydı. Okulu açtırmaktaki niyetleri, Megali İdea iddiaları çerçevesinde İstanbul’da var olmak istemeleridir.
1844’te açılmasının nedeni yabancı devletlerin baskısıdır. 1971’e kadar faaliyetlerine devam edip, 1971’de devletin çıkardığı bir kanunla yeniden tartışmalara yol açıyor. Okulların Millî Eğitim Bakanlığı denetiminde olup, yüksekokullar ve üniversitelerin de YÖK denetiminde olacak olması, okulun devlet karşıtı çalışmalarını sekteye uğratacağı için buna itiraz ediyorlar.
Okulun talepleri ise “Biz kimsenin denetiminde olmayız, bağımsız oluruz.” yönündedir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kanunlarına uymadığını dile getirmiş; fakat okul, “Siz bizi kapatamazsınız, biz kendimizi kapatırız.” mantığıyla kendi kendini lağvederek okulu kapatmıştır.
Kapanmasının nedeni ise “Biz Türkiye’nin hukukunun üstünde, uluslararası statüde bir yeriz.” gibi bir düşünce içinde olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kanunlarına uymak istememeleridir.
Heybeliada Ruhban Okulu’nun müfredatında Türkiye dostluğu, Türk dostluğu mefkuresinin olmaması; orada eğitim gören kişilerin Türk düşmanı olarak yetiştirildiklerini, 1974’te Kıbrıs Barış Harekâtı’nda Yunanistan ve Rumları desteklediklerini göstermekten hiç çekinmemelerinden görüyoruz.
Günümüze geldiğimizde ise okulun yeniden açılması için başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere çeşitli uluslararası aktörlerden çağrılar gelmektedir. Özellikle ABD başkanlarının ve Avrupa’daki bazı siyasi çevrelerin konuya ilişkin açıklamaları, Türkiye’de bu meselenin yalnızca bir din ve eğitim özgürlüğü konusu olmadığı yönündeki tartışmaları güçlendirmektedir. Sadece yurt dışından baskıların değil, yurt içinde de faaliyet gösteren dış uzantılı örgütlerin desteklerini sunmaktan çekinmediğini görmekteyiz. Mesela FETÖ ile dinler arası diyalog bağlamında Patrikhane’nin çok yakın bir ilişkisi vardı. Uğruna filmler, etkinlikler yapılan “dinler arası diyalog” kavramını ortaya çıkartan FETÖ, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması için çabalayan önemli yapılardan biriydi. FETÖ elebaşı Fethullah Gülen, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını istediğini birçok kez dile getirerek bu yönde açıklamalar yapmıştı.
Bir diğer önemli tartışma ise mütekabiliyet ilkesidir. Seçilmiş müftülerin tanınmaması, Türk azınlık okullarının kapanması ve “Türk” kimliğinin kullanımına ilişkin yaşanan hukuki sorunlar, Ankara’nın konuya yaklaşımını doğrudan etkilemektedir. Geçmiş yıllarda Dr. Sadık Ahmet gibi Türk evlatları canlarını, ruhlarını bu davaya feda etmesine rağmen, Türk dış politikası açısından bakıldığında Batı Trakya meselesi henüz çözülebilmiş değildir.
Son olarak, 2026-2027 eğitim yılı öncesinde 8 okul daha kapatılarak bölgedeki faal Türk azınlık okulu sayısının 76’ya düşürülmesi, Lozan Barış Antlaşması’nı açıkça ihlal ettiğini göstermektedir.
Uluslararası boyutta bakıldığında, patrikhane meselesi; ABD, Yunanistan ve Rusya arasındaki dengelerden bağımsız düşünülemez. Rus Ortodoks Kilisesi, dünyanın en büyük Ortodoks nüfusunu temsil etmektedir. Fener Rum Patrikhanesi ise tarihsel mirasına dayanarak daha geniş bir ruhani otorite iddiasında bulunmaktadır. Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Ortodoks dünyasındaki ayrışmaların derinleşmesi, Fener Rum Patrikhanesi’nin uluslararası görünürlüğünü artırmıştır.
Türkiye açısından temel soru ise şudur: Patrikhane, yalnızca Türkiye’deki Rum Ortodoks vatandaşların dinî ihtiyaçlarını karşılayan bir kurum olarak mı kalacaktır, yoksa zaman içerisinde Vatikan benzeri uluslararası bir yapıya mı dönüşmeye çalışacaktır? Bu soru, son yirmi yılda yapılan hemen her tartışmanın merkezinde yer almaktadır ve soruların merkezinde de kalmaya devam edecek gibi duruyor.
Sonuç olarak Fener Rum Patrikhanesi, tarihî geçmişi nedeniyle yalnızca bir dinî kurum olarak değerlendirilemeyecek kadar önemli bir aktördür. Türkiye açısından konu; egemenlik hakları, Lozan’ın yorumu, Batı Trakya Türklerinin durumu ve uluslararası ilişkilerle iç içe geçmiş durumdadır. Bu nedenle patrikhaneye ilişkin her yeni gelişme, yalnızca İstanbul’daki küçük bir dinî topluluğu değil, Türkiye’nin dış politika ve iç güvenlik sorunu hâline gelmiştir.

