Av Mert Akman yazdı;
Bir zamanlar “Türk Gölü”ydü
İstanbul’un fethinden yıllar sonra, II. Mehmed’in gözü zaten Adalar Denizine çevrilmişti. Fetih sırasında
Bizans’ın elinde yalnızca Gökçeada, Limni ve Taşoz kalmıştı; geri kalan adalar Venedikliler, Cenevizliler
ve Rodos Şövalyeleri arasında paylaşılmış durumdaydı. 1453 sonu ve 1454 başında fethedilen Enez ile
birlikte, şehrin karşısındaki Taşoz ve Limni’nin de aynı dönemde Osmanlı hakimiyetine girdiği
kaynaklarda kayıtlıdır; Enez’in tam karşısındaki Semadirek adasının da aynı yıllarda fethedildiği aktarılır.
Ama on beşinci yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde tablo daha da hızlı bir değişiklik oldu. 1455’te
Bozcaada, 1462’de Midilli Osmanlı hakimiyetine girdi; 1463-1479 yılları arasında Venedik’le yapılan
büyük deniz savaşları Osmanlı’nın Adalar Denizindeki üstünlüğünü perçinledi. Osmanlı, bu denizi gerçek
anlamda bir “Türk gölü” haline getirmeyi başarmıştı ve on altıncı-on yedinci yüzyıllar boyunca bu
üstünlüğünü, adaları idari olarak doğrudan merkeze bağlayan bir eyalet sistemiyle (Cezayir-i Bahr-i Sefid
Eyaleti) pekiştirdi.
Bu satırları bugün yazıyor olmamızın nedeni, o gölün üç asır boyunca nasıl parça parça elden çıktığını ve
bu kaybın miras yoluyla Türkiye Cumhuriyeti’nin önüne nasıl bir hukuki bilmece olarak geldiğini
hatırlamak. Çünkü Adalar Denizi’deki adalar meselesi, sanıldığının aksine Cumhuriyet’in icat ettiği bir
sorun değil; Osmanlı’nın son yüzyılında imzalanan bir dizi antlaşmanın devraldığı, katmanlı ve son
derece teknik bir hukuki mirastır. Bu mirası anlamadan bugünkü Kardak, Kaşot ya da Doğu Adalar
Denizi adalarının silahlandırılması tartışmalarını da anlamlandırmak mümkün değildir.
Çözülmenin başlangıcı: 1821, 1830 ve Megali İdea
Kırılma noktası, 1821’de Mora’da başlayan Yunan isyanı ve onun sonucunda doğan bağımsız
Yunanistan’dı. Uzun süren Yunan zulmünden sonra, o dönemde Rus işgaline uğramış olan Osmanlı
Devleti, 14 Eylül 1829 tarihli Edirne Antlaşması ile Yunanistan’ın bağımsızlığını ilke olarak onayladı;
nihai olarak da 24 Nisan 1830 tarihli bir nota ile Yunanistan’ın bağımsızlığını resmen tanımak zorunda
kaldı. Bu yalnızca bir toprağın değil, bir zihniyetin de doğuş anıydı. Yeni kurulan Yunan devleti
kendisini Bizans İmparatorluğu’nun yasal mirasçısı ilan etti ve varlığını, tarihsel olarak Bizans’a ait
sayılan toprakları yeniden birleştirme fikri üzerine kurdu. Bu politikanın adı tarihe “Megali İdea” olarak
geçti; hedefi Karadeniz, Marmara, Adalar Denizi, Akdeniz ve İyon Denizi kıyılarını kapsayan bir “Büyük
Yunanistan” yaratmaktı.
1832 İstanbul Antlaşması ile Eğriboz dahil Kuzey Sporad ve Kiklat adalar grubu (Orta ve Batı Adalar
Denizi) Yunanistan’a bırakıldı. Osmanlı yönetimi o dönemde adalardaki nüfus dengesine pek önem
vermezken, kurulduğu andan itibaren Yunanistan tam tersi bir strateji izledi. Enosis’i (ilhak)
meşrulaştırabilmek için sistemli bir nüfus politikası uyguladı, çünkü seçtiği bütün hedefler zaten Osmanlı
sınırları içindeydi ve Osmanlı’nın buhranlı anlarını kollayıp bunlardan yararlanmaya çalıştı. Bu asimetri
yani bir tarafın nüfus mühendisliğine hiç önem vermemesi, diğerinin bunu sistematik bir devlet
politikasına dönüştürmesi, ilerleyen on yıllarda Osmanlı’nın aleyhine işleyecek uzun bir sürecin ilk
tohumlarıydı.
Girit: Ayrı bir çözülme hikâyesi
Adalar Denizinin en büyük adası olan Girit’in kaybı, aslında kendi başına ayrı bir hukuki-siyasi dram
olarak okunmayı hak eder. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı boyunca ada, tekrar eden Rum
isyanlarına sahne oldu; 1897’de patlak veren Osmanlı-Yunan Savaşı’nın ardından büyük devletlerin araya
girmesiyle Girit’e 1898’de geniş bir özerklik statüsü tanındı (ada hukuken hâlâ Osmanlı egemenliğinde
sayılıyor, ama fiilen Yüksek Komiser eliyle yönetiliyordu). Bu ara statü uzun sürmedi: 1908’de II.
Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle Osmanlı’da yaşanan iç karışıklıktan yararlanan Girit meclisi, adanın
Yunanistan’a ilhak edildiğini tek taraflı olarak ilan etti. Osmanlı bu ilhakı hiçbir zaman resmen tanımadı,
ama fiilî durumu tersine çevirecek gücü de kalmamıştı. Nihayet Girit’in Yunanistan’a bağlanması, 1913
Londra Antlaşması ile hukuken de teyit edildi. Girit örneği, Adalar Denizindeki kayıpların çoğu zamaniki aşamalı işlediğini gösterir: önce fiilî bir kopuş, ardından yıllar sonra bu kopuşu tescil eden bir
antlaşma…
1911-1913: Çöküşün hızlandığı yıllar
Asıl büyük kırılma, yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, birbirini domino taşları gibi izleyen üç savaşta
yaşandı.
Önce İtalya girdi işin içine. 29 Eylül 1911’de Trablusgarp için Osmanlı’ya savaş açan İtalya, Mart-Mayıs
1912 arasında On İki Ada ile Rodos’u ve on beş küçük adayı işgal etti. Osmanlı, 18 Ekim 1912’de
imzalanan Uşi Antlaşması ile Trablusgarp ve Bingazi’yi İtalya’ya bırakınca, İtalyanların da işgal ettiği
adalardan çekilmesi öngörülmüştü. Antlaşmanın ikinci maddesi tam olarak bunu düzenliyordu. Ama
İtalyanlar çekilmedi. Bunun nedeni ise tam o sırada Balkan Savaşı patlak vermesiydi. Yunanların adaları
işgal edebileceği bahanesiyle İtalya, Lozan Konferansı’na kadar sürecek bir inatla elini adalardan
çekmedi. On İki Ada’yı Osmanlı döneminde kaybetmiş olmamızın kökeni işte tam da bu andır.
Osmanlı’nın önce Balkan meselesini halledip sonra adalara dönme stratejisi tam bir hüsranla sonuçlandı.
17 Ekim 1912’de Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan’ın Osmanlı’nın içindeki siyasi
kargaşadan yararlanmak isteyerek savaş ilan etmesiyle Birinci Balkan Savaşı başladı. Bulgar ordusu
Çatalca’ya kadar dayandı, İstanbul ilk kez top sesleriyle sarsıldı. Osmanlı Devletinin donanmayı Haliç’te
çürümeye terk ettiği yıllarda, buna karşılık güçlü bir deniz gücü inşa eden Yunanistan, Adalar Denizinde
fiili egemenlik alanını hızla genişletti: 21 Ekim 1912’de Limni savaşsız teslim oldu; 31 Ekim’de
Gökçeada, Taşoz ve Bozbaba; 1 Kasım’da Semadirek; 4 Kasım’da İpsara; 7 Kasım’da Bozcaada; 17
Kasım’da Ahikerya; 3 Aralık’ta Sakız; 20 Aralık’ta ise Midilli Yunan hakimiyetine girdi. 1912 yılı
sonunda Menteşe Adaları, Trakya/Boğazönü Adaları ile Saruhan Adaları’nın önemli bir bölümünde
Osmanlı’nın fiili egemenliği artık fiilen sona ermişti.
Barış Antlaşması’yla Bulgaristan Batı Trakya’yı, Yunanistan ise Selanik, Makedonya ve Girit’in dörtte
birini ele geçirdi; müttefikler arasındaki İkinci Balkan Savaşı sonucunda da Yunanistan Epir, Drama ve
Kavala’yı topraklarına kattı. Bütün bu gelişmeler, Adalar Denizindeki adalar meselesinin çok daha büyük
bir Balkan coğrafyası çözülmesinin sadece bir parçası olduğunu gösterir.
Bu fiilî kayıp, kağıt üzerinde 16 Aralık 1912’de Londra’da toplanan konferans sonunda 30 Mayıs 1913’te
imzalanan Londra Antlaşması ile tescillendi: Osmanlı, Girit’in geleceğini Balkan devletlerinin kararına,
diğer Adalar Denizi adalarının geleceğini ise Almanya, Avusturya-Macaristan, İngiltere, Fransa, İtalya ve
Rusya’dan oluşan “Altı Büyük Devlet”in kararına bırakmayı kabul etti. Aynı yılın 13 Kasım’ında
imzalanan Atina Antlaşması, bu kararı bir kez daha teyit etti.
14 Şubat 1914: Hukukun en çok tartışılan cümlesi
Adalar Denizi sorununun bugün hâlâ hukukçuları meşgul eden en can alıcı ayrıntısı, tam da burada, 14
Şubat 1914 tarihli Altı Büyük Devlet Kararı’nda saklıdır. Büyük devletler, 13 Şubat 1914’te Yunanistan’a,
ertesi gün de Osmanlı Devleti’ne gönderdikleri kararla adaların Yunanistan’a bırakılmasına hükmettiler
ama dikkat edilmesi gereken nokta, kararın orijinal Fransızca metninde kullanılan kelime “egemenlik”
(souveraineté) değil, “possession” olmasıydı. Türkçesiyle zilyetlik, yani kullanma ve fiilen elde
bulundurma hakkı…
Bu ince ama devasa sonuçlar doğuran ayrım sayesinde adaların mülkiyeti, egemenliği, deniz yetki
alanları ve hava sahası hukuken Osmanlı Devleti’nde kalmaya devam ediyordu; Yunanistan’a verilen
yalnızca fiilî bir kullanım hakkıydı. Üstelik karar, bu adaların “ne deniz üssü ne de askerî amaçla”
kullanılamayacağını da açıkça hükme bağlıyordu. Yani daha en baştan gayri askeri bir statü
öngörülmüştü. Yunanistan bu koşulları onayladığını bildiren bir açıklama yaparken, Osmanlı hükümeti
verdiği cevapta yalnızca “büyük devletlerin kararlarını resmen öğrenmiş olduğunu” bildirmekle yetindi
Sonuç olarak ne açık bir onay, ne de açık bir ret… Bu belirsiz dil de sonraki on yıllarda üzerindetartışılacak bir diplomatik miras bıraktı. Bugün Türkiye’nin Doğu Adalar Denizi adalarının
silahlandırılmasına itirazının hukuki kökeni, işte tam da bu 1914 kararına kadar uzanır.
Aynı kararda, Türk egemenliğinin sürdüğü bazı küçük adalar da açıkça sayılmıştı: Koyun, Paşa, Vatan,
Gavati, Antiipsara, Hurşit ve Fornoz adaları. İlginçtir, İtalya’nın yoğun diplomatik çabaları sonucunda
büyük devletler “Rodos ve On İki Ada” konusunda ise herhangi bir karar bildirmediler. Bu adaların
akıbeti, ayrı bir müzakere sürecine, nihayetinde Lozan’a bırakılmış oldu. Bu ayrıntı, ilerleyen on yıllarda
“aidiyeti tartışmalı adalar” tartışmasının önemli bir referans noktası olacaktı.
Sevr’in gölgesi ve Millî Mücadele
Birinci Dünya Savaşı’nın sonu, Osmanlı için bu kaybı resmiyete döken bir başka darbeyi getirdi. 30 Ekim
1918 Mondros Mütarekesi’nin ardından Saltanat Şurası tarafından imzalanan 10 Ağustos 1920 tarihli
Sevr Antlaşması ile Osmanlı Devleti, Adalar Denizindeki bütün adalar üzerindeki egemenlik haklarından
tamamen vazgeçmek zorunda bırakıldı. Aynı dönemde Yunanistan, 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkararak
Anadolu’nun içlerine doğru ilerlemeye başlamıştı; müttefikleri de bu ilerlemeyi ödüllendirmek
istercesine, Birinci Dünya Savaşı’nı Bulgaristan cephesinde sona erdiren 27 Kasım 1919 tarihli Neuilly
Antlaşması ile Batı Trakya’yı Bulgaristan’dan alıp Yunanistan’a verdiler. Avrupa devletleri için bütün bu
gelişmeler, yüzyıllardır süregelen “Şark Meselesi”nin nihayet istedikleri gibi çözüme kavuşması demekti;
Yunanistan içinse Megali İdea’nın adım adım gerçekleşen zaferiydi.
Ama tarih, 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a ayak basmasıyla farklı bir yöne evrildi.
Üç yıl süren, büyük fedakârlıklarla yürütülen bir mücadelenin ardından, 26 Ağustos 1922’de başlayan
Büyük Taarruz ve 30 Ağustos’taki Başkumandanlık Meydan Muharebesi ile Anadolu’daki işgale son
verildi. Sevr, hiçbir zaman yürürlüğe giremeden tarihin çöp sepetine gitti. Ama geride bıraktığı hukuki
miras masadan kalkmamıştı; yalnızca yeni bir masaya, Lozan’a taşınacaktı.
Lozan: Kazanılan zaferin gölgesinde kalan bir mesele
Lozan Konferansı’nda Adalar Denizi adaları meselesi, müzakerelerin en sert tartışıldığı başlıklardan
biriydi ve konferansın uzamasının başlıca nedenlerinden biri de tam olarak buydu. Osmanlı Devleti’nin
daha önceki antlaşmalarla adaları “kayıtsız şartsız” bırakmış olmasına dayanan İtilaf tezleri, Türk
heyetinin önüne ciddi bir hukuki engel olarak çıkıyordu.
Yeni Türkiye Devleti, 31 Ocak tarihli cevabında Bozcaada yakınlarındaki Merkep/Tavşan Adaları ile
Anadolu sahillerine yakın Meis’in de Türkiye’ye bırakılmasını istemişti; ayrıca İtalya ve Yunanistan’a
verilecek adaların, Osmanlı borçlarından kendilerine düşen payı ödemesi gerektiğine de işaret etmişti.
Böylece adaların devrini yalnızca siyasi değil, mali bir yükümlülükle de ilişkilendiriyordu.
Lozan Konferansı’nın ikinci dönemi 23 Nisan 1923’te başladı. Bu dönemde Yunanistan payına düşen
borcu ödemeyi kabul etti; İtalya ise hem ödemeyi reddetti hem de Meis üzerindeki Türk egemenliği
talebine açıkça karşı çıktı. İsmet Paşa, Meis’in millî sınırlar içinde olduğunu ve Anadolu’nun güvenliği
için gerekli olduğunu ısrarla savundu; ama İtalya’nın arkasındaki güçlü müttefik desteği ve adada
Müslüman nüfusun bulunmayışı, Türk tezini önemli ölçüde zayıflattı. Lord Curzon da İnönü’nün
karşısında Venizelos’u desteklerken, adaların kaderini kayıtsız şartsız büyük devletlere bırakanın bizzat
Osmanlı olduğunu, Osmanlı Devleti’nin daha önce alınan kararlara sadece üzüntüsünü belirtmekle
yetindiğini hatırlattı; On İki Ada’nın kaderinin ise zaten Uşi Antlaşması’yla belirlendiğini, dolayısıyla
görüşme konusu olamayacağını söyledi.
İsmet Paşa’nın, Limni, Midilli, Sakız ve Ahikerya’nın Yunanistan’dan geri alınarak özel bir rejim altına
konulması yönündeki önerisi de kabul görmedi; buna karşılık İtilaf devletleri, adaların silahtan
arındırılması yönündeki Türk politikasını destekledi. 23 Nisan 1923’te Eşek Adası’nın Türkiye’ye
bırakılması konusunda anlaşma sağlandıysa da, Meis konusunda uzlaşma bulunamadı ve görüşmeler bir
süre kesildi. Nihayet 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile şu çerçeve netleşti:Gökçeada, Bozcaada, Tavşan Adası ve Eşek Adası Türkiye’de kaldı; Anadolu kıyısından üç milden az
uzaklıktaki adalar ve adacıklar da (antlaşmada aksi belirtilmedikçe) Türk egemenliğinde kabul edildi. Bu,
12. maddenin son fıkrasında açıkça düzenlenmiş bir hükümdü. Gökçeada, Bozcaada ve Meis dışındaki
bütün Adalar Denizi adaları, gayri askeri statüde olmak kaydıyla Yunanistan’a bırakıldı. Rodos, On İki
Ada ve Meis, bağlı adacıklarıyla birlikte, 15. madde gereğince İtalya’ya bırakıldı.
Lozan’ın 12. ve 13. maddeleri ile Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin 4. ve 6. maddeleri, 1913-1914’te
oluşturulan hukuki çerçeveyi (Londra Antlaşması, Atina Antlaşması ve 1914 Altı Büyük Devlet
Kararı’nı) bir kez daha teyit etti. Yani Lozan, sıfırdan bir düzen kurmadı; Osmanlı döneminde şekillenmiş
bir statüko üzerine imza attı ve onu, kurucu bir antlaşma olarak Cumhuriyet’in hukuk düzenine dahil etti.
Bu bakımdan Lozan’ı “adaların kaybedildiği antlaşma” olarak okumak, teknik açıdan hatalıdır. Adaların
büyük bölümü zaten 1912-1914 arasında, yani Osmanlı döneminde fiilen ve hukuken elden çıkmıştı.
Lozan’ın asıl işlevi, bu mevcut durumu Cumhuriyet’in tanıdığı ve uluslararası hukuka bağladığı bir metne
dönüştürmekti.
On İki Ada: İtalyan yönetiminden Yunan egemenliğine
Lozan’da Türkiye’nin elinden çıkan On İki Ada (Dodecanese) ile Meis, otuz yılı aşkın bir süre boyunca
“Isole Italiane dell’egeio” adı altında doğrudan İtalyan sömürge yönetimi altında kaldı. Bu dönem,
adaların hukuki statüsü açısından bir ara evre oluşturur. Adalar artık Osmanlı’nın ya da Türkiye’nin değil,
ama henüz Yunanistan’ın da parçası değildi. İkinci Dünya Savaşı’nda İtalya’nın müttefik kuvvetlerine
karşı yenilgiye uğraması, bu ara statünün de sonunu getirdi.
1947 Paris Barış Antlaşması’nın 14. maddesi ve on üçüncü ekinin D paragrafı ile İtalya, Lozan’ın 15.
maddesiyle elinde bulundurduğu Menteşe Adaları’nı (On İki Ada) ve Meis’i, bitişik adacıklarıyla birlikte,
yine askerden arındırılmış statüde Yunanistan’a devretti. Burada kritik bir hukuki nüans daha vardır:
Lozan’da Menteşe adaları “bağlı adacıklar” ifadesiyle İtalya’ya devredilirken, aynı adalar Paris’te “bitişik
adacıklar” ifadesiyle İtalya’dan Yunanistan’a geçti. İki kavram arasındaki hukuki kapsam farkı (hangi
kayalığın, hangi adacığın bu tanımların içine girip girmediği) akademik literatürde hâlâ ayrıntılı biçimde
tartışılan bir konudur. Üstelik Türkiye, 1947 Paris Antlaşması’na taraf değildi; bu da antlaşmanın
Türkiye’yi ne ölçüde bağladığı, Türkiye’nin bu devir işlemine karşı hangi haklara sahip olduğu sorusunu
gündemde tutan bir başka önemli ayrıntıdır.
Uluslararası hukukun diliyle: egemenlik mi, zilyetlik mi, halefiyet mi?
Buraya kadar anlatılanları sadece bir tarih kronolojisi olarak değil, aynı zamanda uluslararası hukukun
birkaç temel kavramının sınandığı bir laboratuvar olarak da okumak gerekir.
Birincisi, egemenlik devri ile zilyetlik (kullanma hakkı) devri arasındaki fark. 1914 kararının
“possession” kelimesini tercih etmesi, bugün hâlâ Türk hukuk doktrininin en çok başvurduğu
argümanlardan biridir: bir devletin bir toprağı fiilen kullanması, o toprağın egemenliğine sahip olduğu
anlamına otomatik olarak gelmez.
İkincisi, devlet halefiyeti (state succession) ilkesi. Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’dan kalan dış
borçların kendi payına düşen kısmını ödeyip reddi miras yapmaması, uluslararası hukukta önemli bir
sonuç doğurur: bu tutum, Cumhuriyet’in hukuken Osmanlı’nın devamı ve mirasçısı olduğunu
kendiliğinden kabul ettiği biçiminde yorumlanır. Bu, madalyonun iki yüzü olan bir durumdur.
Cumhuriyet hem Osmanlı’nın yükümlülüklerini hem de haklarını, dolayısıyla açıkça devredilmemiş
toprak parçaları üzerindeki iddia hakkını da devralmıştır.
Üçüncüsü, antlaşmalarda açıkça belirtilmemiş toprakların statüsü meselesi. Hem Lozan hem de Paris
Barış Antlaşması’nda belirli adalar isim isim, madde madde belirli ülkelere verilmişken, Adalar
Denizindeki irili ufaklı çok sayıda ada, adacık ve kayalık bu metinlerde hiç zikredilmemiştir. Türk tezinegöre, egemenliği açık bir antlaşma hükmüyle devredilmemiş her toprak parçası, halefiyet yoluyla
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal etmiştir ve dolayısıyla Türk egemenliği altındadır. Yunan tezine
göreyse, bu adalar coğrafi konumları itibarıyla zaten kendisine devredilen ada gruplarının “doğal
uzantısı” sayılmalı ya da uluslararası ilişkilerdeki sonraki fiilî gelişmeler statükoyu değiştirmiş kabul
edilmelidir.
Bu üç kavramın kesiştiği en çarpıcı uluslararası emsal, hiç şüphesiz Uluslararası Adalet Divanı’nın 1998
tarihli Eritre-Yemen adaları uyuşmazlığında verdiği karardır. Divan, taraflardan birinin “toptan feragat”
ve “önceki egemenlik yoluyla hak iddiası” savunmalarını reddederek, tam da Lozan’ın 16. maddesine
benzer bir feragat hükmünün yorumuna girmiştir. Bu da Adalar Denizi meselesindeki hukuki
tartışmaların yalnızca bölgesel değil, uluslararası kamu hukukunun genel doktrinine de bağlı olduğunu
gösterir.
Kardak: Yüz yıllık hukukun sokağa taşan yansıması
Bu yorum farkının en bilinen ve en gergin biçimde somutlaştığı örnek, hiç kuşkusuz Ocak 1996’daki
Kardak (Yunanca adıyla İmia) krizidir. Adalar Denizinde aidiyeti antlaşmalarla açıkça belirtilmemiş,
ekonomik açıdan neredeyse değersiz iki kayalık yüzünden Türkiye ve Yunanistan, iki NATO müttefiki
olarak bir savaşın eşiğine kadar gelmiştir. Bu gerginlik uluslararası kamuoyunun bir kısmı tarafından
“tuhaf ve gülünç” olarak yorumlansa da, aslında yüz yıllık bir hukuki mirasın doğrudan ve kaçınılmaz bir
sonucuydu. Kardak kayalıklarının kendisi ekonomik ya da jeopolitik açıdan büyük bir değer
taşımayabilir, ama kimin egemenliğinde olduğunun tescil edilmesiyle elde edilecek hukuki ve siyasi
emsal çok daha büyük bir öneme sahiptir. Kriz bu yüzden bir sembole dönüşmüştür. Kardak’a ilişkin
tarafların tezlerini incelemek, benzer diğer aidiyeti tartışmalı adalar için de bir model oluşturur: hangi
adaların 1912-1914-1923-1947 zincirinde açıkça devredildiği, hangilerinin bu zincirin dışında kaldığı
sorusu, bugün de aynı yöntemle çözülmeye çalışılmaktadır.
Bu yorum farkının bir diğer boyutu da, Doğu Adalar Denizi adalarının (özellikle Limni ve Sisam gibi)
1913-1923-1947 antlaşmalar zinciriyle güvence altına alınmış gayri askeri statüsünün, Türkiye’nin
iddiasına göre Yunanistan tarafından fiilen ihlal edilmesidir. Bu 1969’dan bu yana Türk dış politikasının
sürekli gündeminde kalan bir başka konudur. Nitekim Türkiye, Yunanistan’ın 1969’da Limni’yi
silahlandırdığına dair bilgilerin ortaya çıkması üzerine, 2 Nisan 1969’da verdiği resmî bir notada, bu
silahlanma ve altyapı faaliyetlerinin antlaşmalarla belirlenmiş silahsızlandırılmış statüye aykırı olduğunu
bildirmiştir. Yunanistan ise 10 Mayıs 1969 tarihli cevabi notasında, ilgili uluslararası antlaşmalara saygılı
olduğunu, yapılmakta olan çalışmaların sivil havacılık ihtiyaçlarıyla ilişkili olduğunu savunmuştur.
Aradan geçen elli yılı aşkın sürede, Türkiye bu itirazını resmi yazışmalar ve açıklamalarla sürdürmüş;
akademik literatürde bu ihlallerin, Türkiye’ye Lozan’ın adalar üzerindeki egemenliği düzenleyen
hükümlerini yeniden müzakereye açma hakkı doğurabileceği yönünde görüşler de dile getirilmiştir.
Cumhuriyet’in mirası: Devam eden bir hukuk mücadelesi
Peki Türkiye Cumhuriyeti bu mirası neden sahiplenmek zorunda kalmıştır? Cevap, yukarıda
değindiğimiz devlet halefiyeti ilkesinde yatar: Cumhuriyet, Osmanlı’dan kalan yükümlülükleri üstlendiği
andan itibaren, aynı mirasın hak boyutunu da reddedememiştir. Bu ilke, bugün hâlâ canlı bir
hukuki-siyasi tartışmanın zeminini oluşturmaktadır ve önümüzdeki yıllarda da oluşturmaya devam
edecektir çünkü Adalar Denizindeki egemenlik sınırlarının tam ve kesin bir haritası, ne 1923’te ne de
1947’de hiçbir zaman eksiksiz biçimde çizilmemiştir.
Sonuç: Antlaşmalarla yazılan, siyasetle okunan bir coğrafya
Adalar Denizi Adaları meselesini yalnızca bir “toprak kaybı” hikâyesi olarak okumak, meselenin hukuki
inceliğini gözden kaçırmak olur. Burada karşımızda duran şey, bir asır boyunca art arda imzalanan
antlaşmaların — Edirne, Uşi, Londra, Atina, 1914 Altı Büyük Devlet Kararı, Sevr, Lozan, 1947 Paris —
her birinin bir öncekini teyit ettiği, düzelttiği ya da genişlettiği katmanlı bir hukuki mimari. Bu mimarininher katmanı, kendi döneminin güç dengelerini, diplomatik hesaplarını ve — itiraf etmek gerekirse —
bazen de Osmanlı diplomasisinin geç kalmışlığını ya da askeri zafiyetini yansıtır.
Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu andan itibaren bu mirası ne tamamen reddetme ne de sessizce
kabullenme lüksüne sahipti; onun yerine, antlaşma metinlerinin harfiyen okunması üzerine kurulu,
sabırlı ve son derece teknik bir hukuki hat izlemeyi tercih etti. Bu, gösterişli bir strateji değildi. Dış
politika manşetlerine çıkan bir “zafer” de vaat etmiyordu. Ama bugüne kadar Türkiye’nin elindeki en
sağlam zemin olmaya devam etti: antlaşma metninin lafzı.
Bugün Adalar Denizinde yaşanan her yeni gerilim; ister bir kayalık üzerinde egemenlik iddiası, ister bir
adanın silahlandırılması tartışması, ister kıta sahanlığı ve hava sahası anlaşmazlıkları olsun, aslında
1830’da başlayıp 1914’te ana çerçevesi belirlenen, 1923’te Cumhuriyet’in devraldığı ve 1947’de son
büyük eklemesini alan bu uzun hukuki zincirin yeniden okunmasından başka bir şey değildir. Ve belki de
bu yüzden, Adalar Denizindeki her kriz haberi, dikkatli bakıldığında, yüz yılı aşkın bir diplomasi
tarihinin güncel bir dipnotundan ibarettir… Okuyucusunu, bir kayalığın haritadaki küçük noktasından,
koca bir imparatorluğun çözülüş hikâyesine kadar geri götüren bir dipnot.

