Güney Kore ve Kuzey Kore Barış Anlaşması mı İmzalayacak?

Yazan: Taha Özkan
11 Dk. Okuma
11 Dk. Okuma

Giriş

Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae-myung, 15 Ağustos’ta Kuzey Kore ile tekrar masaya oturmak istediklerini belirten açıklamalarda bulundu. Moon’un “Kore Savaşı’nı resmen sona erdirmek için bir barış anlaşmasının imzalanması gerekiyor.” sözleri dikkat çekiciydi. Aynı zamanda anlaşmanın Kuzey Kore’nin nükleer füzelerden vazgeçmesine bağlı olduğunu vurgulayan Moon, barışın çok zor olmadığını ifade etti. 

İki ülke arasında olası bir barış anlaşması ihtimali 2026 yılında ilk defa gündeme gelmiyor. Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae-myung, 1 Mart Bağımsızlık Hareketi günü dolayısıyla yaptığı ulusa sesleniş konuşmasında Kuzey Kore’nin siyasi sistemine resmen saygı duyacağını taahhüt etti. 6 Mart tarihinde ise Güney Kore Birleşme Bakanlığı, Ulusal Meclis’e resmî bir rapor sundu. Bakanlık, 1953’ten beri yürürlükte olan ve iki ülkeyi teknik olarak hâlâ savaşta tutan geçici askeri ateşkesi sona erdirmek amacıyla, ilgili tüm tarafların (Koreler, ABD ve Çin) siyasi iradesini yansıtacak resmî bir “Barış Deklarasyonu” peşinde koşacaklarını duyurdu. Ancak Kuzey Kore, ilk anda bu barış çağrılarına karşı 14 Mart’ta 12 adet balistik füze ile test yaparak çok sert bir cevap verdi. 

Tarihler 19 Mayıs 2026’yı gösterdiğinde ise Güney Kore Birleşme Bakanlığı, Kuzey Kore politikalarına dair yıllık raporunu yayımladı. Raporda Seul hükümetinin, Kuzey Kore’nin iç sistemine saygı duyduğu ve asimilasyon yoluyla bir birleşme hedeflemediği vurgulandı. “Baskı ve çatışma yerine barışçıl bir arada yaşama” odaklı ikili bir anlaşmanın sistematik temelinin oluşturulması gerektiği belirtildi. 

17 Haziran’da Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae-myung, Fransa’da düzenlenen G7 Zirvesi marjında ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya geldi. Cumhurbaşkanı Lee, Trump’tan “Kuzey Kore sorununun barışçıl bir şekilde çözülmesinde öncülük etmesini” talep etti. 

15 Ağustos’ta Lee’nin barış anlaşması çağrısının hemen ardından ABD Başkanı Donald Trump, 17 Ağustos tarihinde başlamış olan ABD-Güney Kore ortak askeri tatbikatını ani bir kararla yarıda kesti. Normalde 11 gün sürmesi gereken tatbikatın süresi 5 güne düşürülmüş ve 21 Ağustos tarihinde sonlandı. Trump ise açıklamalarında, Kim Jong-un ile olan iyi ilişkilerine vurgu yaparak bu ortak askerî tatbikatların hem çok maliyetli olduğunu hem de Kuzey Kore’ye “tamamen uygunsuz ve düşmanca bir sinyal gönderdiğini” ifade etti. 

Bu durum Güney Kore’yi şoka uğrattı ve ABD’nin askerî işbirliği konusunda ne kadar güvenilir olduğunu sorgulattı. Tatbikatı yarıda kesen Trump, 19 Ağustos’ta yaptığı açıklamada Kuzey Kore lideri Kim Jong Un ile doğrudan temas halinde olduğunu ve bu yıl bitmeden onunla yeni bir liderler zirvesi gerçekleştirmek istediğini duyurdu.

Tatbikatın iptal edilmesinin ardından Kuzey Kore liderinin kız kardeşi Kim Yo Jong, 19 Ağustos’ta devlet medyası üzerinden çok sert bir açıklama yayımladı. Trump’ın askerî tatbikatı kısaltma jestini “yorum yapmaya bile değmez” bulduklarını söyledi. Kim Yo Jong, Güney Kore’yi “kukla” olarak nitelendirdi ve ABD’nin bu adımının bir iyi niyet göstergesi sayılması için tatbikatların kısaltılmasını değil, tamamen ve kalıcı olarak iptal edilmesini şart koştuklarını ilan etti. Açıklamaların hemen ardından Kuzey Kore, iki hafta içinde üçüncü kez olmak üzere denize doğru yaklaşık bir düzine balistik füze fırlattı. 

Kuzey Kore’nin bu sert yanıtlarının üzerine ABD-Güney Kore ikili askerî kanadı hemen yeni bir hamle yaptı. 26 Ağustos’ta yapılan resmî açıklamaya göre; ABD, Güney Kore ve Japonya, Eylül ayının ilk haftasında Jeju Adası açıklarında “Freedom Edge” adını verdikleri 7-11 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek çok boyutlu (deniz, hava ve siber) yeni bir ortak askerî tatbikat düzenleme kararı aldı. 

Gerilimin tekrar tırmanmış olmasına rağmen 1 Eylül 2026’da Güney Kore Ulusal İstihbarat Teşkilatı (NIS), meclis komisyonuna verdiği brifingde, taraflar arasında diyalog (Kuzey Kore-ABD) işaretlerinin bulunduğunu rapor etti. Bir sonraki gün Güney Kore Devlet Başkanı Lee, 1953 ateşkesinin kalıcı bir barış anlaşması ile değiştirilmesi isteğini yineledi ve nükleer diyalogda arabulucu olabileceklerini ifade etti. 

Büyük Resim: Motivasyonlar ve Stratejik Hedefler

Donald Trump’ın 2025 yılının başında koltuğu devralmasının ardından Amerikan dış politikasında radikal değişiklikler yaşandı. Başta Venezuela ve İran olmak üzere, Amerikan çıkarlarına ters hareket eden ülkeler üzerinde baskı kuruldu ve tavizkârlıktan çok uzak bir dış politika benimsendi. ABD’nin Kuzey Kore politikası ise daha uzlaşmacı bir çizgide ilerliyor. Trump, ilk döneminde de Kuzey Kore karşısında uzlaşmacı bir politika izlemişti. Nitekim bu doğrultuda 30 Haziran 2019 tarihinde Donald Trump Kuzey Kore’ye ayak basan ilk ABD Başkanı olmuştu. 

Trump’ın ilk döneminde Kuzey Kore ile ABD arasında iyi niyet beyan eden anlaşmalar imzalanmıştı ancak nihai bir anlaşmaya varılamadığı için masa devrilmişti. Şimdi ise bu masa yeniden kurulmak isteniyor. O dönemde de Kuzey Kore’nin nükleersizleşmesi karşılığında yaptırımların hafifletilmesi üzerinden yürüyen diplomatik süreç, benzer şekilde tekrar gündeme geliyor. Bu noktada taraflar arasında bir uzlaşmanın mümkün olup olmadığını anlamak için bu barış sürecinin neden başlatılmak istendiğini anlamalıyız.

Washington’ın Avrasya genelindeki adımlarını tekil krizler olarak değil, ABD-Çin sistemik rekabetinin birer parçası olarak okumak gerekir. ABD’nin Venezuela, İran ve Orta Doğu’da uyguladığı yüksek baskı politikasına karşın Kuzey Kore ile görece daha esnek, diyalog odaklı ve hatta zaman zaman tavizkâr bir dil yakalamaya çalışması bir çelişki değildir; aksine küresel bir “cephe daraltma” stratejisinin tezahürüdür. 

ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin merkezinde, önümüzdeki onlarca yılı şekillendirecek tek varoluşsal rakip olarak Çin Halk Cumhuriyeti görülmektedir. Washington, Tayvan Boğazı ve Güney Çin Denizi merkezli olası bir nihai Pasifik krizine hazırlanırken, ikincil cephelerdeki riskleri asgariye indirmek istemektedir. 

Trump’ın Lübnan Irak, Suriye, Libya gibi ülkelerde İsrail’in aksine istikrarı desteklemesi aynı şekilde bu çerçevede okunmalıdır. ABD, odağını Pasifik’e çevirmeden önce Orta Doğu ve çevresinde Çin’e karşı kendi lehine işleyecek bir “istikrar mekanizması” kurmak istemektedir. Bu noktada ABD, İran’ın Şii Hilali ve İsrail’in bölgedeki saldırgan tutumunu, kurmak istediği bu “istikrar mekanizması”nın önündeki en büyük engeller olarak görmektedir. Bu sebeple bir yandan Netenyahu’nun saldırgan politikalarına karşı Suriye ve Irak hükümetlerinin elini güçlendirirken bir yandan da İran’ı zorla da olsa uysallaştırıp Washington’ın istediği bir zeminde masaya oturtmak istemektedir. Gelinen noktada ABD, İsrail’in saldırganlığını bir nebze dizginlemeyi başarmıştır ancak İran’ın direnci hâlâ tam olarak kırılamamıştır. 

İşte tam bu stratejik çerçevede Kore Yarımadası, Washington’ın Çin’i çevreleme mimarisindeki kilit taşlarından biri olarak öne çıkmaktadır. Washington’ın Pyongyang ile bir yumuşama veya barış zemini aramasının temel sebebi, Çin ile doğrudan karşı karşıya geleceği bir senaryoda Çin’i yalnızlaştırmak, Pekin-Pyongyang bağını zayıflatmak ve kenarda ekstra bir baş ağrısı bırakmamaktır. 

Pyongyang yönetimi, ekonomik ve siyasi izolasyonu nedeniyle Pekin’e büyük ölçüde bağımlı durumdadır. Kuzey Kore’nin nükleer programının dondurulması karşılığında Washington’ın yaptırımları esnetme veya doğrudan rejim tanıma gibi havuçlar uzatması, Kim rejimine Çin dışında bir alternatif sunarak Pyongyang’ı Pekin’in ekseninden bir miktar uzaklaştırma imkânı tanımaktadır. 

Anlaşma İhtimali Ne Kadar Gerçekçi?

Gelişmeler masada yoğun bir diplomasi trafiği olduğunu gösterse de, “Kore Yarımadası’nda yakın zamanda kalıcı bir barış anlaşması imzalanabilir mi?” sorusunun yanıtı kısa vadede anlamsız bir beklenti olarak kalmaya mahkûmdur.

Kuzey Kore, nükleer caydırıcılığı anayasasına kazınmış bir rejimin varoluşsal temeli olarak görmekte; ABD ve Güney Kore ise masanın nihai hedefi olarak hâlâ nükleersizleşmeyi işaret etmektedir. Kuzey Kore, ABD’nin bu barış ve yumuşama arayışının arkasında Çin’e odaklanma ve etrafını boşaltma telaşı olduğunu gayet net okumaktadır. Bu yüzden saf bir barış hamlesine girmek yerine, füze testleriyle elini yükseltmekte ve ABD’den tam nükleer statü kabulü ile kalıcı yaptırım muafiyeti gibi devasa tavizler koparmaya çalışmaktadır. Tarafların kırmız çizgileri birbirlerine zıt olduğu için bir zemin oluşturulması ihtimali zayıf gözükmektedir. Ancak Trump’ın 2026 yılı bitmeden Kim Jong-un ile görüşmek istediğini açıklaması da göz önünde bulundurulduğunda ilerleyen dönemlerde bir uzlaşma zemininin oluşması şaşırtıcı olmayacaktır.

Türkiye İçin Ne Anlama Geliyor?

ABD’nin stratejik önceliklerini ve diplomatik enerjisini ağırlıklı olarak Pasifik’e, Çin’i çevrelemeye ve Doğu Asya’daki riskleri dondurmaya kaydırması, küresel güç dengelerinde dolaylı yansımalar doğurmaktadır. Washington’ın Doğu Asya’ya kilitlenmesi, Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Kafkasya gibi sahalarda ABD’nin mikro düzeyde müdahaleci olmak yerine bölgesel aktörlerle işbirliği yapma veya sorumluluk devretme ihtiyacını artırmaktadır. 

ABD’nin ikincil sahalardaki yükünü hafifletme arayışı, Ankara gibi bölgesel aktörler için diplomatik ve askerî alanda daha fazla hareket alanı yaratmaktadır. Washington, Pasifik ile meşgulken Orta Doğu ve çevresinde krizlerin kontrolden çıkmasını engellemek adına müttefiklerinin bölgesel denklemde daha fazla sorumluluk almasına göz yummak durumunda kalmaktadır. 

Nitekim Amerikan devlet aklının kritik temsilcilerinden ve STRASFOR’un kurucusu olan George Friedman birkaç hafta önce Türkiye ile ilişkilerin seyrine dair çarpıcı değerlendirmelerde bulunmuştu:

  • “ABD’nin İsrail’i desteklemekte bir çıkarı yok.”
  • “Türkiye güçlü olursa her yöne doğru uzanabilir.”
  • “ABD, Türk bölgesel hakimiyetinden memnuniyet duyar.”
  • “Akdeniz’de güvenlik devriyeleri en önemli nokta.”

Bu değerlendirmeler gösteriyor ki ABD, artık odağını Pasifik’e çevirmek isterken Orta Doğu gibi jeopolitik önemi hayati olan bir coğrafyayı tamamen kendi haline bırakmak istememektedir. Washington; Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Kafkaslar hattında maliyetli askerî varlığını azaltırken, bölgede oluşacak güç vakumunun Türkiye gibi güçlü ve düzen kurucu bir müttefik tarafından doldurulmasını kendi küresel yükünü hafifletecek stratejik bir zorunluluk olarak görmektedir. 

Bu durum, Ankara ile Washington hattında uzun süredir devam eden pürüzlerin yerini neden yeni ve pratik bir zemin kazanımına bıraktığını açıkça özetlemektedir. Washington’ın Doğu Asya’daki Çin eksenli büyük hesaplaşmaya hazırlanırken ikincil cephelerdeki yükünü hafifletme arayışı, Türkiye’nin bölgesel otonomisini pekiştirmiş ve stratejik hareket alanını hiç olmadığı kadar genişletmiştir. ABD’nin Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’de mikro yönetimden vazgeçip sorumluluk devretme aşamasına geçmesi, iki ülke arasındaki yakınlaşmanın ideolojik veya geçici bir tercihten ziyade, karşılıklı çıkar odaklı stratejik bir zorunluluktan kaynaklandığını göstermektedir. Dolayısıyla Türkiye; Suriye’den Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Doğu Avrupa’ya uzanan geniş coğrafyada kendi güvenlik mimarisini kurarken, Pasifik’e kilitlenmiş bir ABD’nin yarattığı bu jeopolitik esneklik sayesinde bölgesel liderliğini ve oyun kurucu rolünü pekiştirme imkânı bulmaktadır.

Bu Yazıyı Paylaş
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir