Kıbrıs meselesi, 2026 yılının Haziran ayında bir kez daha belirsiz bir diplomatik atmosferin içine çekilmeye çalışılıyor. Güney Kıbrıs’ta yayın yapan Politis gazetesinde servis edilen ve BM Genel Sekreteri’nin kişisel temsilcisi Maria Angela Holguin’e atfedilen “gevşek çözüm planı” iddiaları, içerdiği detaylardan ziyade, Türkiye’nin Ada’daki kararlı duruşunu bozmaya yönelik stratejik bir hamle olarak okunmalıdır. Bu iddialar, herhangi bir çözüm taslağı olmaktan ziyade Türkiye ve KKTC’nin, eski Cumhurbaşkanı Ersin Tatar döneminden bu yana inşa ettiği “iki devletli çözüm” zeminini aşındırmak ve Türk tarafını bir kez daha federasyon tartışmalarının labirentine sokarak mevcut kazanımlarına zemin kaybettirmek isteyen bir kışkırtma aracıdır.
Holguin’in 2024’teki Temsilciliği
Maria Angela Holguin, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in kişisel temsilcisi olarak ilk görevine 5 Ocak 2024’te atandı. Eski Kolombiya Dışişleri Bakanı olan Holguin’in, Türk Dışişleri Bakanlığı’nın talebi üzerine, bu görevi 6 aylık bir süreyle kısıtlanmıştı. Holguin, bu kısa dönemde tarafların argümanlarını ve meseleye bakışlarını öğrenip müzakere için ortak zemin olup olmadığı konusunda bir rapor hazırladı. Bu kapsamda Holguin, her iki taraftan da akademisyenlerle, STK’lerle, bürokratlarla ve siyasetçilerle görüştü. Hazırlanan rapor kamuoyuna açık olarak yayınlanmasa da, Holguin, yayınladığı mektuplarda geçmişte her yolun denendiği ve kapsamlı müzakerelere geçiş için ortak bir zemin olmadığı tespitinde bulunmuştu.
Holguin’in atanmasının akabinde T.C. Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamalarına bakıldığında ise duruşun çok net olduğu görülmektedir. Açıklamada yarım asır boyunca sürdürülen federasyon müzakerelerinin artık demode ve tüketilmiş olduğu ve federasyon odaklı bir çözüm arayışı için ortak bir zemin olmadığının BM raporlarında da tespit edildiği vurgulanmaktadır.
Holguin’in Göreve İkinci Kez Atanması ve Yeni Müzakere Arayışları
17-18 Mart 2025 tarihlerinde Cenevre’de BM Genel Sekreteri, Ada’daki iki lider ve garantör devletlerin katılımıyla genişletilmiş formatlı gayriresmî bir toplantı gerçekleştirilmiştir(5+1 toplantısı). Bu toplantıda Holguin’in göreve tekrar atanması kararlaştırılmıştır. Aynı zamanda iki taraf arasında güvenin tesisini ve iş birliği kültürünün gelişmesini sağlamak amacıyla Ada’daki iki halkın günlük yaşamına katkı sunabilecek iş birliği başlıklarına odaklanan bir süreç başlatılmıştır. (T.C. Dışişleri Bakanlığı)
Böylece Holguin, 12 Mayıs 2025 tarihinde, bu sefer süre kısıtlaması olmadan, aynı göreve BM Genel Sekreteri tarafından yeniden atandı. Bu dönem boyunca Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile de görüşmeler gerçekleştiren Holguin, taraflar arasında bir mekik diplomasisi inşa ederek Temmuz veya Ağustos ayında garantörlerin(Türkiye, Yunanistan, İngiltere) de dahil olacağı Gayriresmî Genişletilmiş 5+1 Zirvesi’ni gerçekleştirmeyi hedeflemektedir.
Holguin’in 2025 yılı boyunca her iki tarafla yaptığı görüşmeler ve organize edilen 5+1 zirveleri göstermektedir ki 2025 yılında, her iki taraf arasında iş birliğine ve iletişime dayalı bir güven inşası süreci yürütülmüştür. Nitekim Dışişleri Bakanlığı kaynaklarında, 2025 yılının Kıbrıs meselesi bakımından son müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlandığı 2017 yılından sonraki en hareketli yıl olduğu ifade edilmiştir.
Haziran Ayı Diplomasi Trafiği
Holguin, 2026 Nisan ayında BM Genel Sekreteri Guterres ile yaptığı görüşmelerin ardından, KKTC Cumhurbaşkanı Erhürman’ın Temmuz ayı için somut bir girişim hedefini yineledi. Bu görüşmeler hakkında Politis gazetesinde yapılan bir haber çok dikkat çekiciydi. Çıkan haberler, Temmuz ayında yapılması beklenen 5+1 toplantısında kimsenin neyin tartışılacağını bilmediğini iddia ediyordu. Aynı zamanda o dönemde oluşan optimist havanın içinin boş olduğunu ve taraflar arasında bir zemin oluşmadığını savunuyordu.
Haziran ayı işte bu belirsizliklerin gölgesinde, yoğun bir diplomasi trafiğine sahne oldu. Bu süreçteki en kritik görüşmelerden biri Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Holguin ile Ankara’da gerçekleştirdiği görüşmeydi. Görüşmede Türkiye’nin Ada’ya dair vizyonunun değişmez olduğunun altı bir kez daha çizildi. Dışişleri Bakanlığı kaynaklarından alınan bilgilerde federasyon modelinin geride kaldığı ve Ada’daki iki devletin yan yana varlığını sürdürmesinin en gerçekçi çözüm olduğu vurgulanıyordu. Bunun yanında Ankara, 5+1 toplantısının ancak tarafların yeni gerçeklikleri kabul etmesiyle anlam kazanabileceğinin altını çizdi.
Politis Gazetesinde Yayınlanan Plan
Rum basınında gündeme gelen ve BM’nin 5+1 toplantısında sunulacağı iddia edilen “gevşek çözüm” planı, bir çözüm iradesinden ziyade kamuoyunu yönlendirmeye yönelik bir girişim olarak değerlendirilmelidir. Amaç Türk tarafını federasyon tartışmalarının içine çekerek zemin kaybettirmektir.
Sızdırılan detaylara göre Maraş, Güzelyurt ve Mesarya bölgelerinin Rum tarafına devredilmesi öngörülüyor. Bunun karşılığında ise Kıbrıs Türklerine sınırlı bir tanınma ve siyasi eşitlik gibi ucu açık vaatler sunuluyor. Planın en tartışmalı kısmı ise Kıbrıs Türkünün yaşam sigortası olan Türkiye’nin garantörlüğünün kaldırılarak yerine NATO garantörlüğü getirilmesi ve buna karşılık Türkiye’nin AB üyelik sürecinin canlandırılmasıdır.
Rum tarafı, bu iddialar üzerinden Türkiye’nin güvenlik şemsiyesini kaldırarak Ada’yı kendi kontrolüne bırakmayı hedefliyor. “Kısmi tanınma” gibi belirsiz kavramlar ise Türk tarafının egemen eşitlik talebini geri çekerek, yeniden Rum ağırlıklı bir yapının parçası haline getirme çabasıdır.
Nitekim KKTC’nin bazı resmî makamlarından gelen açıklamalar bu şartlarda bir anlaşmanın söz konusu bile olmayacağını göstermektedir. KKTC Dışişleri Bakanı bu planı “hayalî bir senaryo” olarak niteleyerek gerçeklikten kopuk bir senaryo olduğunu vurgulamıştır. Eski KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar ise, bu iddiaların sadece gündeme gelmesinin bile Kıbrıs Türk tarafına zemin kaybettirdiğini belirterek planı kesin bir dille reddetmiştir.
Rum tarafı bu kışkırtıcı haberlerle iki stratejik hedef güdüyor olabilir. İlk olarak, kamuoyunu manipüle ederek Türk tarafının bu plan karşısındaki tepkisini ölçmek ve Türk tarafını “uzlaşmaz” olarak göstermeye çalışmak. İkinci olarak ise Türkiye’yi reaksiyonel bir tutuma zorlayarak tartışmanın içine çekmek. Ancak bu planın KKTC medyasında bir algı operasyonu olarak nitelenmesi ve Türkiye ve KKTC’nin kırmızı çizgilerini vurgulamaya devam etmesi, Türk dış politikasının bu tür provokasyonlara ve dayatmalara gelmeyeceğini gösteriyor.
Türkiye’nin Eylem Planı Nasıl Olmalı?
2004’ten 2017’ye kadar yürütülen tüm müzakere süreçlerinde Türk tarafı, çözüm iradesini her fırsatta ortaya koydu. Hatta o dönemki görüşmelerde toprak devri şartlarını bile kabul etti. Ancak Rum tarafının her seferinde masayı deviren taraf olması, Kıbrıs’ta ortak bir gelecek hayali değil, Ada’nın tamamını kendi egemenlikleri altına alma arzusunda olduklarını tescilledi. Geçmişte bizim ortaklık için gösterdiğimiz tüm iyi niyetli çabalar, karşı tarafça reddedilerek sonuçsuz bırakıldı. Bu tecrübe, federasyon defterinin artık kapandığını ve bu modelle bir sonuca ulaşmanın imkânsız hâle geldiğini açıkça gösteriyor.
Bu süreçte Türkiye’nin eylem planı, müzakere masasında yapıcı ancak bir o kadar da kararlı bir duruş üzerine kurulu olmalıdır. Masadan kalkan taraf gibi görünmek, dış politikada hedef tahtası yapılmamıza müsaade etmek olacağı için doğru bir strateji değildir. Aksine, masada kalarak Rum tarafının gerçek dışı beklentilerini ve eski yöntemlerle sonuç alma çabalarını boşa düşürmek, sürecin yönetimi açısından daha isabetlidir. Ankara, bir yandan çözüm arayışındaki iyi niyetini muhafaza ederken, diğer yandan egemen eşitlik ve iki devletli yapının müzakere edilemez temel sütunlar olduğunu her platformda vurgulamalıdır.
TAHA ÖZKAN

