‘Latin Amerika ülkelerinde ulusal kurtuluş cephesinde, antiemperyalist kurtuluş cephesinde ulusalcılar, Katolik kilisesi ve sosyalistler birleşiyor. Onlarda bu kültür var, bizim ülkede yok, yapmamız gereken bu’
Bu cümleler 2002-2010 döneminde bir kısım İslâmcıların ağzından döküldü. Ve tabiki bu tespitte işaretlenen suçlu, hemen her onlarca konuda olduğu gibi güya yine, Kemalistler, Atatürkçüler, ‘rejim’ vesaire oldu. O sözlerin sahibi İslâmcıların birçoğu artık İslamcı değil, bir kısmı ise bayadır, kimin yüzündense, konuşmaz oldu. Lâkin birilerinde, kabahatler içinde yüzüp Kemalist’e, Atatürkçüye suçu bağlama alışkanlığı, geçen onca yılda ve köprünün altından akan sulara ve utanılası ayıplara rağmen geçmedi, hatta derinleşti. Zaten alışmışın durumu, atasözlerimize bakarsak, iyi bir durum değildir.
Gelgelelim antiemperyalist ulusalcı kurtuluş cephesine ve gereğine ve de ‘Türkiyeli dindar’a.
Evet, kuşatıcı antiemperyalist ulusalcı cephe, Batı dışı dünyada, gelişmekte olan ve gelişmiş ülkeler için başat ödev ve gerektir. Ulusalcılık/milliyetçilik antiemperyalist duruşla, görevini tamamlar ve manipülasyonlardan bağımsızlaşır ancak. Bu da kuvvetli bir iç cephe tahkimine yaslanabilir.
Peki, Müslüman, İslâm’ın esaslarına göre nerede durabilir?
İslâm, kula kulluğu reddeder. Hz. Peygamber ve 4 halife dönemi cahiliye darbesiyle noktalanmış, Emeviye ile hilâfet kuşa çevrilmiş ve cahiliye saltanatına alet edilmiştir. İslâm dünyası, gayri meşru olan saltanat ile babadan oğula sistemle, ülkenin bütün mülkünün ve insanlarının saltanatın malı olduğu 1200 yıllık uyku dönemine girmiştir. İslâm Dünyasında bir ilk olarak Osmanlı Türkiye’sinde Tanzimat/Meşrutiyet süreci ve İttihat Terakki önderliğinde, özel mülkiyet padişaha kabul ettirilmiş, halk tebaa olmaktan çıkmış, Meşruti Monarşiye geçilmiş, egemenlik kişi/aile/zümreden alınmış millete teslim edilmiş ve de kamusallık meydana gelerek ulusal bilinç ülkeyi temellük etmiştir. Anayasa kavramı ilk kez Meşrutiyet ile Temel Yasa şeklinde adalet düzeni üzere tesis olmuştur. Bu tamı tamına İslami bir devrimdir. Bunu taçlandıran ise Atatürk, kurucu kadrolar, milliyetçi Güçler (Kuvva i Milliye) , Rumeli Hukukun Üstünlüğü Kurumu ve Anadolu Hukukun Üstünlüğü Kurumu önderliğinde kazanılan Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyettir. Cumhuriyet, kula kulluğun reddiyesi ve fitnenin dönmemek üzere yok edilmesidir. Anadolu’da, ön Asya’da, Küçük Asya’da Türklerin 11.yüzyıldan başlayarak girdikleri hareketlerle saltanata karşı başarmayı isteyip muvaffak olamadığı, başsız bırakıldığı, beylerinin Rumeli ve Azerbaycan’a, Halep ve Levand’a, Adalar ve Libya’ya sürüldüğü, adapsız ve ahkâmsız bırakıldığı süreç, Atatürk’ün ‘Türk’ün unutulmaya yüz tutmuş medeni vasfı’nı hatırlatması üzere son bulmuş ve Zaferle (Cumhuriyet) taçlanmıştır. Türk istikametsiz (devlet) halk adaletsiz bırakılamaz. Bu devrim, Türk’ün, Türk Ulusunun, Türk Dünyasının ve Türk tarihinin övünç kaynağıdır. En son Celâli isyanlarının da bitişiyle Anadolu’da pusulasız, güvensiz, eşkiyalı ve şehirsiz bırakılan Türk, Anadolu’nun derinliklerinde sahneyi 17.yüzyıldan itibaren, dini nakışlı, vergi/otorite/askerlikten yırtma temelli mütegallibe takımı (isyankâr) girişimlerine bırakacaktır. Türk’ün Anadolu’da, tarihi misyonundan soyundurulmuş hâlinden kendine 19., 20. ve dahi 21. yüzyılda sözde dini, etnik ya da siyasi temeller bulan anla-ma-yış ya cahildir ya da gaflet ve delâlet içerisindedir. Rumeli’ye gönderilen Beyin geri dönüşü Türklüğün şanındandır ve tekerrür eder eder durur. Günümüzde Roma illerine giden vatan evlâtları da her zaman vatanın evlâtlarıdır. Dindarlık, görgüsüzlük vasatının eline ve tarihteki despotizmin doğurduğu taşracı faşizmin kucağına bırakılırsa sonu felâket olur. Bu noktada herkes tefekkürünü yapmalıdır. Bu durum tarih cahilliğiyle birleşirse meydanda Atatürkçülükle çekişen bir kafası karışık Sünni Türk ve onun dindarlığı kalır. Bu da emperyalizmin istediğidir. Habeşistanlı Necaşi ve Avrupa Birliği ya da ABD ile paralellik kurmak, akıldan yoksunluktur. Bu benzerlik neden Venezuela, Küba, Şili ile ya da hadi olsun olsun Kolombiya, Meksika ile kurulmamıştır. Benzerliğin Anglo Sakson İsrail hikmeti/himmeti nereden gelmektedir?
Habeş Afrika’da değil midir? Afrika’daki Hristiyan ulusal kurtuluşcu uluslarla ortaklaşmada neden kullanılamadı, dindeki Necaşi metaforu?
Birilerinin efendileri mi müsaade etmedi? Ya da Saltanata -mutlak güç sanıp- sırtını dayayan bir kısım dindarların haksızdan yana duygu durumu ile sırtını yeni efendi gördükleri ABD’ye dayayan bir kısım dindarlarınki aynı aidiyet boşluğundan mı beslenmektedir? Türk’ün tarihi yürüyüşünü ABD’deki Müslüman ve gayrisi siyahi hareketler idrak, tahayyül ve teslim ederlerken, bir kısım Türkiyeli dindarların problemleri ve dahi inci tanesi algoritmaları ne idi ve hangi güç tarafından yazılmıştı?
Osmanlı Devleti hiç bir zaman eyalet sistemiyle yönetilmemiştir. Merkezi vilayetler ve çevre vilayetler olagelmiştir. Vilayet, günümüzdeki ilin karşılığıdır ancak o tarihlerde nüfus ve nüfus yoğunluğu daha düşük olduğundan ve ülke nüfusunun büyük bölümü tam tersine kırsalda yaşadığından, o günün vilayetlerinin yüzölçümü bugün ki illerinkinden daha büyüktür. Lâkin modern öncesi dönem olsa dahi, o günün vilâyetlerinin merkeze (İstanbul) bağlılık derecesi ve idare şekli ile bugünün il statüsü hemen hemen aynıdır. Vilâyetlerde hiç bir özerklik dahi söz konusu değildir. Rumeli Beylerbeyiliği ve Anadolu Beylerbeyiliği ise herhangi bir eyalet sistemini ifade etmez, hiç bir özerkliği de ifade etmez. Osmanlı Türkiye’sini ifade eden alan Beylerbeyilik taşımaktadır. Yani bu unvan Osmanlı’da Rumeli ve Anadolu’nun Türkiye’ye ait olduğunu ifade ederdi. Rumeli/Balkanlara Osmanlı tarafından Türk beylerinin (Evlâd-ı fatihan: fetihçi beylerin torunları) yoğun intikâli sonucu, bu beylerin Rumeli/Balkanlarda fütuhatta ve gayri Müslim tebaadan vergi toplamada aktif görev alması nedeniyle ve her yıl toplanan verginin sancak törenleri ile Rumeli’den payitahta (İstanbul) aktarılmasına bir taltif ve tarif adına Rumeli Beylerbeyiliği makamı ihdas edilmiştir. Bundan birkaç yıl sonra Anadolu için de aynı muamelat tahsis edilmiştir. Osmanlı Devleti’nin uzak vilayetleri de aynı il statüsü anlamına gelmekte olup, coğrafi uzaklıkları nedeniyle ufak bir fark olarak, yıllık bazda, merkeze (İstanbul’a) gelir aktarımlarında, vilayet sınırlarındaki devlet görevlilerin maaşı öncelikle gelirden düşülüp akabinde kalan net kâr İstanbul’a aktarılmıştır. Bu da bir özerklikle ilgili değil, eyâlet anlayışıyla ilgili değil, coğrafi ve ekonomik tasarrufattan ibarettir. Söz konusu uzak vilâyetler ise Kuveyt, Hicaz, Fizan (Libya) ve sairden ibaretti. Osmanlı Devleti çağlarında ve sınırlarında Kürdistan diye bir idari tanım ve taksim hiç bir zaman olmamıştır. Lâzistan ise sınırlı bir arazideki sancaktan yani ilçeden ibarettir. Osmanlı saltanatı bu isimleri ise tarihi bir göndermeyle değil, konjonktürel bağlamda vermekte idi ve de Lâzistan ilçesinin alanı pek çok kere değişmekle birlikte bu ilçede Lâz etnisitesi hiç bir zaman çoğunluk değildi. İlâveten Osmanlı Devleti, anılan bölgede Pontus devletini ortadan kaldırmış olup o alanda Türkler, Rumlar ve Lâzlar yerleşikti. Ancak Lâzlar (Osmanlı idaresinde müslümanlaşmışlardır) ve Türkler Pontus egemenliği altındaki tebaadan ibaretti. Osmanlı bu adı verene değin tarihte hiç bir zaman Lâzistan ibaresi olmamıştır. Osmanlı Devleti merkez vilâyetleri ise Osmanlı Türkiye’sinden ((Rumeli Beylerbeyiliği, Anadolu Beylerbeyiliği, Halep (Kuzey Suriye), Musul (Kuzey Irak), Güney Gürcistan, Nahcivan, Ege Adaları, Kıbrıs, Girit)) ve de Batı ve Kuzey Balkanlar, Kırım ve çevresi, Suriye (bugün ki güney Suriye), Levand Suriye’si (Lazkiye, Tartus), Lübnan, Filistin, merkezi Ürdün, Bağdat (Orta Irak), Gürcistan, Kafkaslardaki muhtelif arazi gibi vilayetlerden oluşmaktaydı. 17. yüzyılın başından itibaren Osmanlı Devleti’nde merkezileşme eğilimleri daha da kuvvetlenmiş olup Sultan Mahmut II, Mısır’ı da merkezi vilâyete dönüştürme hedefine odaklanmıştır. Sonrasında ise merkezileşme, kurumsallaşma, ulusallaşma eğilimleri sürgit ve kesintisiz devam etmiştir. Dolayısıyla; muhtelifat İslâmcı zihne, eyaleti ve etnikçi zemini sokan ABD/İngiltere işbirlikçi ahlâkı ve operasyonelliğinden başka ne olabilir. Eyalet masalını aklımıza ABD’nin kaçırttığı net değil midir? Türkiye’de ‘sol olmayan’ geniş kitleye, dünya liderliğinin İngiltere’den ABD’ye geçiş on yıllarında, Cumhuriyet’in ve vatanın değer ve kazanımları noktasında ABD ile masaya oturtan pazarlıkçı ahlâkı kimler üflemiştir? Necaşi metaforu ile desteklenen ABD yandaşlığı, son 250 yıllık Rus tehdidinin gerçek ve gerçek dışı türlü çeşit varyantıyla muhkem hâle getirilmiştir.
16.-17. yüzyıldan itibaren artık, Anadolu derinliklerinde pazarlıkçı ahlâkla vergiden/askerlik görevinden düşme eksenli isyanlar Osmanlı Devleti tarafından en sert bir şekilde bastırılırken, Cumhuriyet’in ilk yıllarında sertten ziyade net bir şekilde bastırıldığında, anılan isyanların dini nitelikte pazarlanmasının, emperyalist fragmanı ve cahil tonunu anlamak çok mu zor?
Kur’an-ı Kerim’in Maide suresi 44.ayetinde ‘Kendilerini Allah’a vermiş olan peygamberlerin ve -Allah’ın kitabını korumaları kendilerinden istendiği için- Rablerine teslim olmuş zahitlerin, bilginlerin Yahudiler arasında kendisiyle hükmettikleri, içinde hidayet ve nur bulunan Tevrat’ı elbette biz indirdik. Hepsi onun (hak olduğunun) şahitleri idi. O halde insanlardan korkmayın, benden korkun da ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.’ buyrulmaktadır. Bu ayetten ‘İslam Devleti’ dedikleri bir kurumsallığın kurulmasının Allah’ın emri olduğunu anlayan, Türkiye’deki küçük bir kesim, zaman zaman Türkiye’de din üzerinden kendinde söz hakkı bulan kimi daha büyük öbeklerce kullanılmaktadır. Söz konusu anlayış maalesef pek çok zaman emperyalizme de meze olmuştur. Burada birkaç soru akla gelir:
1. Yukarıdaki ayetle ‘İslâm Devleti’ arasındaki koca boşluğu doldurmak kimin haddi?
2. 1400 yıldır İslam’ın binlerce konusunda ihtilafta olan, modernite ile çelişkileri daha da artan, ehlisünnetin sözde yekpareliği bu çıkarımda bulunmakta mıdır?
3. Fıkhi bağlamda en ciddiye alınacak durumdaki mefhum olan ehlisünnet ve/ya da diğerlerinin ‘İslâm Devleti’ sonucuna varanları ne zamandan beridir bu sonuca varmaktadırlar?
4. Cumhuriyetten önceden beri ise bunun için Emeviye, Abbasî’ye, Selçukluya, Osmanlıya ve dahi onlarca Müslüman ülke otoritesine karşı tarihte ne yapmışlardır meselâ?
5. Mücadele bir yana, tek bir deklarasyon var mıdır?
6. İmam Azam ve birçok büyük imamın hayatının sulta ve despot zulmü altında geçtiği dönemden sonra, kesintisiz ‘sulta ve despot eteği öpen’ âlimler zümresi, İslam tarihinde pek bir kalabalık ve zengin değil midir?
7. İslami değerler esas ise bunun besmelesi, Hz. Peygamber’in ailesinin katliyle başlatılan ve gayri meşru olan saltanatın ilgasına yönelik mücadele değil midir? İslam tarihinde âlimler bu noktada nerededir?
8. Cumhuriyet’in başına sıfat ekleyen ileri akıllıların, aslında öncelikle bu topraklara ve İslam âlemine Cumhuriyet’i getirenlere bir selâm ve teşekkürle başlamaları işin besmelesinden ve haysiyetinden değil midir? Masalsı tarih ve yakışıksız ırkçı efsanelerin yerine böylesi daha ‘İslami ve meşru’ olmaz mıydı?
9. Tanzimat/Meşrutiyet/Cumhuriyet mücadelesinde bu İslâmcılar neredeydi? Tarihin hangi tarafındaydı? Yoksa saltanatçı bir kısım âlim figüründen başka, aslında İslâmcılık diye bir şey yok muydu?
Neticeten, İslâmcı tonlamalar basbayağı modern dönemde şekillenen bir olgudur. Modern dönemle özel mülkiyet kavramı gelişmiştir. Bu; halkın ve üzerinde yaşadığı toprağın büsbütün padişahın/sultanın/kralın malı olmaktan çıkıp, konut, arsa ve arabasının mülkünün sahibi olabilmesi demektir. Bunun Osmanlı Türkiye’sinde meydana gelmesi Tanzimat ve Meşrutiyettir, taçlanması Cumhuriyettir. Bu basbayağı Hakka yöneliştir ve kamusal bilincin ve de ulusallığın doğmasını sağlamıştır. Ulus devlete Kur’an’da ‘devlet-i ulusiyye’ diye geçiş metni bulamayan ve de güya ısınamayan zihin akıllı telefonlara ve tüketim çılgınlığına, eşi ve çocuklarıyla maaile, Kur’an’dan hangi temeli bulmaktadır? Bu çarpık duruş hangi akıllılığın ürünü olabilir? Emeviye, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı devleti döneminde her bir hükümdarı inanmış bir mümin zanneden ve bu şekliyle ululayan, Osmanlı hanedanı karşısındaki her Türk hanedanını zihninden kovalayan, Osmanlı’nın tebaası dedeleriyle değil de hanedan ailesiyle böbürlenen idrak, hangi masalsı anlatılardan beslenmektedir?
Devlet, millet, Anadolu, Cumhuriyet, Türk ve de İslâm, taşracı faşizmin kayıp ruhuna emanet edilemeyecektir.
Cumhuriyet köyden kente göçü tanzim edememiş, Anadolu’nun derinliklerinde yıldız kentleri tahkim edememiştir. Taşradan büyüyen görgüsüzlük, dini söylemi elden bırakmamış ancak ‘param olursa tabiki hizmetçi tutarım, daha çok param olursa daha da çok hizmetçim olur, en lüks araçlara binmek bize helâldir, en lüks ve göğü delen yerlerde oturmak bize yakışır, herşeyimiz altından olmalı, kimseye alttan alamayız’ diye terennüm edip durmuştur. Bu; kapitalizmin (para yığmacılık) ta kendisidir. Üstüne masalsı anlatılar, cehâlet, haysiyet noksanlığı ve de duruş bozukluğu binince, İslâm sosuyla süslenmiş, emperyalizm hizmetkârlığı tüm haşmetiyle meydana çıkar. Kapitalizme haysiyetli bir karşı duruşun numunesini dahi gösteremeyip, dönüp dönüp, arkasından Kemalizme çığırmak bundandır. Müslüman, olguları doğru kavrayamazsa algılar rüzgârında içte ve dışta savrulmaktan öteye gidemez. Bu şekilde iç cephe tahkim edilemez. Müslüman; antiemperyalist ulusalcı cephenin, kendi özneliğindeki bütün yaşam tarzıyla, mütemmim ve ehem cüzü olmak zorundadır.
Prof. Dr. Halil İnalcık ‘Türklerin övünülecek bir tarihleri var. Tarih bilirseniz ancak o zaman ‘ Ne mutlu Türk’üm!’ sloganının bir manası vardır.’ ifadelerini kullanmaktadır. İslâmcılar Türk tarihini ve çok katmanlı ve vasıflı yapısını bilmekten uzaktır. Bu konuda da birçokları -güya- ayetlerin arkasına saklanır. Ancak dünya genelinde akademik literatürde kalıcı yeri olan Türk tarihi, Rus tarihi, Arap tarihi, Fransız tarihi, Çin tarihi gibi 10-15 büyük ulusun tarihi, Kur’an-ı Kerim’in reddedeceği bir husus değildir.
Emeviyenin oluşturduğu körleşme döneminde hilâfet saltanata (babadan oğula) kurban edildiğinde ve Hz. Peygamber’in mesajının aksine, saltanat kuvvetlendirilip hatta din de onun hizmetine verildiğinde Türkler daha Müslüman olmamıştı. Babadan oğula sistemin olduğu Türklerde, kurultaylara ve de devlet aklının ve tarihi perspektifin yol açtığı hanedan gelip geçiciliğine dayalı, çağına göre nispeten katılımcı bir yapı vardı. Büyük Türk Ulusunda, İslam’a geçişte, saltanatın tamamen ortadan kalkması beklenirken, tam tersi olmuş ve saltanat güçlenerek dinden de destek alarak devam etmiş olup bu da Arap cahiliye adetlerinin, güya İslam çatısı altında tezahür ve tevarüsüdür (yüzlerce husus ta olduğu gibi). Osmanlı Devleti, Memluk seferi sonrası sembolik hilâfeti saltanatına transfer ettikten sonra (öncesinde de Selçuklu, Memlüklü vb. dönemlerde sembolik hilâfet Türklerin elinin altındadır) saltanatın daha da kuvvetlendiği ve başka birçok çarpıklığın arttığı vakıadır. Bu yapıdaki Osmanlı Devleti ve İslâm Dünyasında ilk anayasa ise Tanzimat ve Meşrutiyet döneminde bir mücadele ahlâkı ve pratikler bütünüyle doğan Temel Yasadır. Ayrıca bu döneme kadar Osmanlı Devleti’nde toplumsal idare çok katmanlı ve parçalı örfi hukuk, azınlık kuralları ve Kur’an temelli kimi toplumsal çıkarımlar ve yorumlara dayanmakta idi. Ancak daha 16. yüzyıldan itibaren dünya genelinde batı öncülüğünde halkların monarşilere karşı haklarını almaya başlaması, ticaret hacmi ve emtianın dolaşımının artmasıyla anayasallaşma başlamış ve de insanlığın adalet ve haklar zeminindeki temel doğruları yazılı yasalarda bütünleşme yoluna girmiştir. Bu da ulusal bütünleşmenin itici güçlerindendi. Bu noktada, taşracı zihnin ‘okumuş adam düşmanlığı’ saikiyle mühendise, doktora, mimara, öğretmene, akademisyene ve saire yaptığı ‘pratikten kopuksunuz, teoride kalıyorsunuz, yeterince çalışmıyorsunuz’ eleştirilerini, haklı zemine ve de aslına rücu ettirmek adına, İslâm tarihini günümüzden okuduğunu iddia eden birçok din tedrisatçısına teslim etmek gerekir. İslam tarihine bakıldığında, kimi esasların 1400 yıl teoride kaldığı, pratiğe geçirilmediği görülmektedir. Despotlardan olan korku nedeniyle olsa gerek, pratiğe geçirilmede uzun süre yeterince çalışılmadığı görülmektedir. Dinin pratiğe dönüştürülmesinin ilk adımı olarak, toplum içinde din tedrisatçısı olduğunu söyleyenlerin Tanzimat/Meşrutiyet/Cumhuriyet süreci ve de İttihat Terakki, Jön Türkler (Yeni Türkler), Müdafa-i Hukukçular, Kuvvacılar, Atatürk, kurucu kadrolar ve Paşaların yaptığını bütünüyle idrak etmesi gerekmektedir.
Sonuç olarak bu çağın Müslümanı için birincil tehdit, ileri derece kapitalizmdir, neo liberalizmdir, cinsiyetsiz/milliyetsiz/dinsiz dünya tasavvurlu küreselleşmedir ve de Batı emperyalizmi ile müstakbel devamcısı Çin/ABD eksenidir. Ailenin korunması idealinde Atatürkçülük ile Dindarlık 28 Şubat 1997’de de ittifak etmeliydi, bugün de ittifak etmeli. Bati emperyalizmi ve vahşi kapitalizm Türkiye’de Dindar-Atatürkçü çekişmesi istemektedir. Bu eksende Türkiye bugüne kadar çok kan kaybetti. Özellikle de 1990’lı yılların başından bugüne değin bu arada fay hattı tahkim edilmiş olup 2016’dan bugüne milli bilinç ekseninde ve yerli değerler etrafında tersine bir iyileşme kısmen sağlanmıştır. Ülkemiz; Türkiye’nin insan örüntüsü, kültürel zenginliği ve derinliği, Cumhuriyet, Türk tarihi mirasçılığı, İslami ve milli değerleri ve de jeostratejik konumu üzerinde iç cepheyi tahkim etmelidir. Bu da ancak antiemperyalist ve kamusal bilinç ile tamamlanabilir. Bunda büyük faydalar söz konusudur.
Not: Emperyalizm işte adamı tam da bu yapar. Birilerini ‘emperyalizmin kıyafetini giydirip, yazısını yazdırdıkları’ kanaatine vardırıp, diline dolatır. Zaten hayat şartlarının daralttığı görüş açıları, emperyalizmin ülkelerdeki eğitimin ışığını söndürmesiyle daha da kavileşir. Sonra toplum kesimlerini çerçeveler. Ve eğitimsiz kalan halk kitleleri, somutçu kafalarıyla, dış görünüşüne göre adam tasnif edip tam da emperyalizmin safına dizayn edilirler. Bütün bunlardan ötürü – zulme karşı mücadeleyi ahlak edinme pahasına (çünkü bu herkesin harcı olagelmemiştir)- Tanzimatı/Meşrutiyeti/Kurtuluşu ve Cumhuriyeti çok iyi anlamak gerekir.
Not 2: Kerim Kur’an bizi somutun ötesine, fiziğin ötesine davet eder. Somuttan başlatarak Allah’a yaklaştırır. Hala somutta dönüp duruyorsak önemli bir boşluk var demektir. Bunun için de tarihe bakmalı. Daha doğrusu tarihe, en çok bunun için bakmalı.

