Büyük Taarruz’un kesin zaferle sonuçlanmasıyla Anadolu’nun işgalden tamamen arındırılması ve Mudanya Mütarekesi sonrasında İstanbul ile Doğu Trakya’nın tahliye koşullarının belirlenmesi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi 1 Kasım 1922 tarihinde saltanatı kaldırarak siyasal egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ilan etmiştir. Bu karar, Osmanlı Devleti’nin siyasal meşruiyetinin fiilen sona erdiğini gösterirken, Millî Mücadele süresince Ankara Hükümeti’ne karşı tutum almış olan askerî ve sivil bürokratlar, gazeteciler ve eski devlet adamları açısından ciddi bir belirsizlik ve gelecek kaygısı yaratmıştır.
Saltanatın kaldırılması haberinin İstanbul’a ulaşmasının ardından, Millî Mücadele karşıtı çevreler arasında yoğun bir hareketlilik yaşanmış; yapılan toplantı ve görüşmeler sonucunda bu kişilerden bir kısmı yurt dışına kaçma kararı almıştır. Bu kararda, Damat Ferit Paşa’nın Eylül 1922’de, Sait Molla’nın ise Mütareke sonrasında ülkeyi terk etmesi önemli bir psikolojik eşik oluşturmuştur. Çoğunluğu Vahdettin döneminde nazırlık, vekillik ve âyan üyeliği yapmış kişilerden oluşan bir grup, 6 Kasım 1922’de İngiliz Elçiliği’ne sığınmıştır. Şeyhülislam Mustafa Sabri, Rıza Tevfik (Bölükbaşı) ve Konyalı Zeynelabidin gibi önde gelen isimler aynı gün Mısır’a gönderilmiş; Posta ve Telgraf Genel Müdürü Refik Halit (Karay) ise 9 Kasım 1922’de ülkeden ayrılmıştır. 17 Kasım 1922’ye kadar sayıları yaklaşık 140’a ulaşan bu kişiler, İngilizlerin gözetiminde yurt dışına çıkarılmıştır. Eski Dahiliye Nazırı Ali Kemal’in İzmit’te linç edilmesi sonrasında ise kaçışlar daha da artmış, Alemdar gazetesi başyazarı Refi Cevad gibi isimler de bu sürece dâhil olmuştur.
Millî Mücadele döneminde işgal güçleriyle iş birliği yapanlar hakkında tedbir alınması düşüncesi savaş henüz devam ederken gündeme gelmiştir. Temsilciler Kurulu’nun 3 Ekim 1919 tarihli toplantısında, Kâzım Karabekir Paşa’nın önerisiyle, ileride yargılanmak üzere eski bakanlar ve üst düzey yöneticilerden oluşan bir listenin hazırlanmasına karar verilmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın da katıldığı 3 Şubat 1921 tarihli bir başka toplantıda ise, zaferden sonra ülkede kalmalarının “vatanın huzuru açısından endişe verici” olacağı düşünülen kişilerin tespit edilmesi gerektiği vurgulanmış, bu kişilerin bir gün millet huzurunda hesap verecekleri ifade edilmiştir.
Ulusal mücadelenin TBMM ordularının zaferiyle sonuçlanması ve müttefiklerin mütareke teklifinin Ankara’ya iletilmesinin ardından, Lozan Barış Konferansı sürecinde gündeme gelen genel af meselesi, bu tartışmayı somut bir hukukî zemine taşımıştır. Uluslararası barış antlaşmalarında genel af hükmünün yer almasının bir gelenek hâline gelmiş olması, affın dışında bırakılacak kişilerin önceden belirlenmesini zorunlu kılmıştır. Lozan’da İtilaf Devletleri temsilcileri, kendileriyle iş birliği yapan kişilerin kurtarılması için yoğun çaba sarf etmiş; Lord Curzon 12 Aralık 1922’de Türkiye ve Yunanistan’a çok geniş kapsamlı bir genel af önerisinde bulunmuş, İsmet Paşa bu öneriye karşılık Türkiye’nin genel af ilan edeceğini belirtmiştir. Bununla birlikte Türkiye “vatanına ihanet etmiş olanları” bu af kapsamına alarak affetme eğiliminde olmamıştır. Batılı devletlerse genel affın Müslümanları da kapsayacak şekilde formüle edilmesinde ısrarcı olmuşlardır. Bu yaklaşım “vatana ihanet” gibi siyasal-hukukî ayrımları belirsizleştiren ve af kapsamını dinî bir genellik üzerinden genişleten bir diplomatik strateji olarak değerlendirilebilir.
Yapılan görüşmeler sonucunda Müslümanlardan 150 kişinin ülkeye girmemeleri ve mallarının tasfiye edilmesi şartıyla genel affın genişletilmesi formülü benimsenmiştir. Bu husus, Lozan Antlaşması’na ek bir protokol ile hükme bağlanmış ve TBMM tarafından onaylanmıştır. Meclis, 16 Nisan 1924 tarihinde 487 sayılı Genel Af Kanunu’nu kabul etmiş; kanunun 3. maddesinde Lozan Protokolü’nde belirtilen 150 kişinin aftan yararlanamayacağı açıkça ifade edilmiştir. Kamuoyunda “Yüzellilikler” olarak adlandırılan bu grup, görev ve konumlarına göre çeşitli kategorilerden oluşmaktadır. Bu kapsamda, Vahdettin’in yakın çevresinde yer alan görevliler, Sevr Antlaşması’nı imzalayanlar ve Damat Ferit Hükümetinde görev alanlar, Kuva-yı İnzibâtiye kadrolarında yer alan askerî unsurlar, mülkiye ve askeriyeden üst düzey yöneticiler, Çerkez Ethem ve çevresi, Çerkez Kongresi’ne katılan yerel liderler, emniyet teşkilatında görev yapmış kişiler ve basın yoluyla Millî Mücadele aleyhinde faaliyet yürüten gazeteciler listeye dâhil edilmiştir. Bu çerçevede Şeyhülislam Mustafa Sabri, Rıza Tevfik, Süleyman Şefik Paşa, Çerkez Ethem, Kuşçubaşı Eşref, Refik Halit Karay, Sait Molla ve Refi Cevad gibi isimler Yüzellilikler arasında öne çıkan şahsiyetlerdir. Liste burada anılan kişilerle sınırlı olmayıp toplamda 150 kişiyi kapsamaktadır.
Yüzellilikler, 28 Mayıs 1927 tarihinde kabul edilen 1064 sayılı kanun ile Türk vatandaşlığından çıkarılmıştır. Sürgün yıllarında bu kişilerden bir kısmı Türkiye Cumhuriyeti aleyhinde faaliyetlerini sürdürmüş; çeşitli devletlerin desteklediği karşıt siyasal örgütlenmeler içinde yer almış ya da bu tür yapılar kurmuştur. Buna karşılık bazıları ise geçmişteki tutumlarını sorgulamış, Türkiye aleyhine faaliyetten kaçınmış ve hatta Türkiye lehine istihbarî çalışmalarda bulunmuştur. 1938 yılına gelindiğinde, devrimlerini hayata geçirmiş ve siyasal rejimini kurumsallaştırmış olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Atatürk’ün sağlığında Yüzellilikler için af yoluna gitmiştir. 29 Haziran 1938’de TBMM’de kabul edilen ve 16 Temmuz 1938’de yürürlüğe giren 3527 sayılı Af Kanunu ile bu kişilerin yurda dönmelerine izin verilmiş; ancak kendilerine emekli maaşı bağlanmaması ve sekiz yıl süreyle kamu hizmetinde görev alamamaları hükme bağlanmıştır. Yasanın kabul edildiği tarihte Yüzelliliklerden 60’ı hayatını kaybetmiş; hayatta olanlardan 27’si hemen, 24’ü 1939-1945 arasında ülkeye dönmüştür. 39’u ise ya Çerkez Ethem gibi sürgün yıllarında da karşıt tutumlarını sürdürdükleri ya da yasanın sekiz yıl süre ile kamu hizmetinden yoksunluk hükmüne tepki gösterdikleri için vatana dönmemeyi tercih etmiştir.
Yüzellilikler meselesi yalnızca vatana karşı iş birliği yapanların tasfiyesini değil, aynı zamanda yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin, egemenliğini ve devlet otoritesini koruma kararlılığını ortaya koymuştur. Bu bağlamda uygulama artıları ve eksileri ile değerlendirilirken, asıl olarak vatana ve devlete karşı yapılan her türlü ihanetin meşru bir şekilde cezalandırılabileceği ve affedilmeyeceği mesajını vermiştir. Ulusal mücadelenin ardından oluşturulan hukukî ve siyasal düzen, devletin ve vatanın her türlü bireysel ve toplumsal çıkarın önünde tutulduğunu, bağımsızlık ve egemenliğin devredilemez değerler olduğunu açıkça göstermektedir. Bu yönüyle Yüzellilikler, sadece bir tasfiye örneği değil, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet ve vatan anlayışının somut bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.

