
Cengiz Dağcı, 9 Mart 1919 tarihinde Kırım’ın Yalta şehrine bağlı Gurzuf kasabasında dünyaya gelmiştir. Babası berberlik ve çiftçilikle uğraşan Emîr Hüseyin, annesi ise Fatma Hanım’dır. Çocukluk yıllarını babasının köyü olan Kızıltaş’ta geçiren Dağcı, ilk eğitimini de burada almıştır. Ancak Sovyetler Birliği döneminde Stalin’in uyguladığı kolhozlaştırma politikası ailesinin hayatında büyük sarsıntılara yol açmıştır. Ailesine ait topraklar devlet tarafından alınmış, babası Emîr Hüseyin ise 1931 yılının kışında herhangi bir gerekçe gösterilmeden üç ay süreyle tutuklanmıştır. Serbest kaldıktan sonra köyüne dönmeyen babası Akmescid’e yerleşmiş ve oğlunun eğitimine devam edebilmesi için önce 1932’de Cengiz’i, ardından da 1936 yılında tüm aileyi yanına almıştır. Cengiz Dağcı burada ortaokulu tamamladıktan sonra 1937 yılında Pedagoji Enstitüsü’nün Tarih bölümüne kaydolmuştur.
II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Dağcı’nın hayatı önemli bir dönüm noktasına girmiştir. Aralık 1940’ta askere alınmış, 1941 yılında Sovyet ordusunda savaşırken Almanlara esir düşmüştür. Önce Ukrayna’daki Kirovograd esir kampına götürülmüş, daha sonra yaklaşık otuz bin esirin bulunduğu Uman kampına sevk edilmiştir. Burada son derece ağır şartlar altında yaşam mücadelesi vermiştir. 1942 yılında Almanların Sovyetler Birliği içindeki Rus olmayan milletlerden oluşturduğu Türkistan Lejyonu’na katılmak üzere Varşova yakınlarındaki Legionova kasabasına götürülmüş ve altı ay süren bir eğitimden sonra subay rütbesi almıştır. Aynı yılın Eylül ayında izinli olarak Kırım’a giderek ailesini ziyaret etmiş, fakat bu ziyaret onun memleketini ve ailesini son görüşü olmuştur. Savaşın ilerleyen dönemlerinde Sovyet ordusunun Polonya’ya doğru ilerlemesi üzerine, Varşova’da tanıştığı Regina Barbara Kleszko adlı genç bir kadının yardımıyla Polonyalıların Almanlara karşı kurduğu Armiya Krayova örgütüne D. Suwarski kimliğiyle katılmıştır. Daha sonra Varşova’ya, ardından Frankfurt-Oder’e giderek Tatar Millî Komitesi’nde çalışmaya başlamıştır. Bir anlaşmazlık üzerine Berlin’e geçmiş ve çalışmalarını Yaş Türkistan gazetesinde sürdürmüştür. 1944 yılının Kasım ayında Berlin’in bombalanmasının ardından İsviçre’ye geçme girişimi başarısız olmuş, savaşın sonuna doğru Amerikan askerleri tarafından Avusturya’daki Landeck kampına yerleştirilmiştir. Dağcı burada Regina ile 18 Haziran 1945 tarihinde evlenmiştir. Savaş sonrasında önce İtalya’daki Barletta kampına, ardından İskoçya’nın Edinburgh şehri yakınlarındaki eski ordu barakalarına gönderilmişlerdir. 1947 yılının Ocak ayında Londra’ya yerleşen Cengiz Dağcı, üç ay sonra eşini ve yeni doğan kızını da yanına almıştır. Londra’da ilk yıllarında geçimini sağlamak için lokantalarda bulaşıkçılık ve garsonluk gibi işler yapmış, daha sonra eşiyle birlikte bir lokanta açmıştır. 1974 yılında Londra’da Wimbledon yakınlarındaki Southfields semtine yerleşmiştir. 13 Ocak 1998’de elli üç yıllık hayat arkadaşı Regina’yı kaybetmesi onu derinden sarsmış, eşinin ardından duyduğu acı ve duygularını günlükler hâlinde kaleme alarak Regina adlı kitabında toplamıştır. Cengiz Dağcı 2 Ekim 2011 tarihinde Londra’nın Southfields semtinde vefat etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın girişimi ve dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun katılımıyla düzenlenen cenaze töreninin ardından Kırım’da çocukluğunu geçirdiği Kızıltaş köyünde toprağa verilmiştir.
Cengiz Dağcı’nın edebiyata ilgisi küçük yaşlarda başlamıştır. Amcası Seyit Ömer’in kendilerine okuduğu Ömer Seyfeddin hikâyeleri onun edebiyata yönelmesinde önemli rol oynamıştır. Bu yıllarda Türk ve Rus edebiyatının önemli yazarlarını okumaya başlamış; Abdullah Tukay, Bekir Çobanzade ve Aleksandr Blok gibi isimlerden etkilenmiştir. Ortaokul yıllarında bir arkadaşı aracılığıyla tanıdığı Sergey Yesenin’in eserleri ise onda şiir zevkinin gelişmesini sağlamıştır. İlk şiiri “Kış” 1936 yılında Gençlik dergisinde yayımlanmıştır. Aynı dönemde Puşkin ve Ali Şîr Nevâî’nin eserlerini de tanımıştır. Tatar Türkçesine çevirdiği “Gül ve Bülbül” adlı eser ilkokul ders kitaplarına girecek kadar beğenilmiş, ayrıca Kırım Yazarlar Birliği’nin yayın organı olan Edebiyat Mecmuası’nda şiirleri yayımlanmıştır.
Pedagoji Enstitüsü’nde okuduğu yıllarda tarih bilinci gelişmiş, özellikle Kırım tarihi ve Kırım Hanlığı dönemi üzerine yoğunlaşmaya başlamıştır. Bu süreçte Kırım’ın geçmişini anlatan bir eser yazma düşüncesi doğmuş ve vatanına karşı güçlü bir sevgi geliştirmiştir. Aynı dönemde Gençlik dergisiyle bağlantılı Komsomolets gazetesinde çalışmış, bir röportaj için gittiği Bahçesaray’da gördüğü tarihî kalıntılardan etkilenerek “Söyleyin Duvarlar” adlı şiirini kaleme almıştır. Ancak zamanla şiirden uzaklaşarak hikâye ve romana yönelmiştir. 1939 yılında yazdığı “Yangın” adlı uzun hikâyenin beğenilmesi ve Dostoyevski’nin eserlerinden etkilenmesi, onu özellikle hikâye ve roman türünde eserler vermeye yöneltmiştir.
Londra’ya yerleştikten sonra bir süre Türkiye’ye yerleşmeyi düşünmüş, Türk yazarlarının eserlerini okuyarak Türkiye Türkçesini benimsemiş ve eserlerini bu dille yazmaya karar vermiştir. 1946 yılında Kırım Tatar Türkçesiyle yazdığı Sadık Turan’ın Hatıraları adlı eserini Türkiye Türkçesiyle yeniden kaleme almıştır. 1956 yılında Türkiye’de Varlık dergisine gönderdiği “Arkadaşım Maksudof” adlı uzun hikâye Yaşar Nabi’nin dikkatini çekmiş, ardından Sadık Turan’ın Hatıraları adlı eserini göndermesi üzerine eser Ziya Osman Saba tarafından düzenlenerek Korkunç Yıllar adıyla yayımlanmıştır. Bu eserle birlikte Cengiz Dağcı roman türünde ardı ardına eserler vermiş ve geniş bir okuyucu kitlesi tarafından tanınmıştır.
Cengiz Dağcı’nın romanlarının temel konusu, XX. yüzyılda Kırım Türklerinin Sovyet yönetimi altında yaşadığı acılar ve sürgünlerdir. Eserlerinde bireyin zulüm karşısındaki mücadelesi, vatan sevgisi ve insanın kendini arayışı gibi evrensel temalar öne çıkar. Yazdıkları çoğu zaman kendi hayatından izler taşısa da roman kahramanlarıyla yazarın birebir özdeşleştirilmesi bazı yanlış biyografik yorumlara yol açmıştır. Dağcı, dilini adeta bir vatan gibi benimsemiş ve Kırım Türklerinin yaşadığı acıları sade, abartısız ve güçlü bir üslupla anlatmıştır. Milliyetçilik anlayışı ise insanî değerlere dayalıdır. Romanlarında zamanla psikolojik derinlik artmış, çoğu eserinde Kırım ve Kırım Türklerinin kaderi merkezde yer almıştır.
Başlıca romanları arasında Korkunç Yıllar, Yurdunu Kaybeden Adam, Onlar da İnsandı, Ölüm ve Korku Günleri, O Topraklar Bizimdi, Dönüş, Genç Temuçin, Badem Dalında Asılı Bebekler, Üşüyen Sokak, Anneme Mektuplar, Benim Gibi Biri, Yoldaşlar, Biz Beraber Geçtik Bu Yolu, Oy Markus Oy! ve Rüyalarda: Ana ve Küçük Alimcan bulunmaktadır. Ayrıca Haluk’un Defterinden ve Londra Mektupları adlı hikâye ve anlatıları ile Yansılar dizisi, Ben ve İçimdeki Ben, Hatıralarda Cengiz Dağcı ve Regina adlı anı kitapları da yayımlanmıştır. Anneme Mektuplar adlı eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülü’nü kazanmış ve kendisi hakkında Türkiye’de birçok yüksek lisans ve doktora tezi hazırlanmıştır.
Cengiz Dağcı, eserleriyle Kırım Türklerinin tarihini, acılarını ve vatan özlemini edebiyat yoluyla dünyaya duyuran çok önemli bir romancı olarak Türk edebiyatında özel bir yere sahiptir.

