Balkan tarihçiliği denildiğinde zihinlerde genellikle tek bir tarih gelmektedir: 1354. Bu tarih, Türklerin Osmanlılar zamanında Gelibolu üzerinden Rumeli’ye geçişinin tarihidir ve çoğu zaman bu coğrafyadaki Türk varlığının başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Ancak bu kabul, masum bir tarihsel tespitten ziyade, Balkanlar’ın kadim geçmişiyle Türk dünyası arasındaki bin yıllık bağı koparan bir perdedir. Oysa Balkanlar, Osmanlı’dan yüzyıllar önce Türklerin askerî, siyasî ve demografik olarak temas ettiği, yerleştiği ve iz bıraktığı bir coğrafyadır. Osmanlı, bu sürecin başlangıcı olmamakla birlikte devletleşmiş zirvesidir.
Türklerin Balkanlarla ilişkisi, Antik Çağ’a kadar uzanmaktadır. Karadeniz’in kuzeyi ile Tuna havzası arasında uzanan bozkır hattı, Türk tarihinin en eski hareket alanlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. İskitler (Sakalar), bu hattın bilinen en erken temsilcileridir. Antik kaynaklarda İskitlerin Balkan içlerine kadar uzanan etkisi açıkça görülmektedir. İskitlerin ardından Hunlar, Balkan tarihinin seyrini kökten değiştiren ilk büyük Türk siyasî gücü olarak ortaya çıkmaktadır. Avrupa Hun Kağanlığı’nın etkili olduğu saha yalnızca Orta Avrupa olmamakta, Balkanlar coğrafyasında da etkili olmaktadır. Attila döneminde Balkan şehirleri, Roma’ya karşı Hun siyasetine eklemlenmektedir. Bölge, Hun hâkimiyetinin ana damarlarından biri hâline gelmektedir. Hun varlığı, Türklerin Balkanlarda “akıncı” olmasının yanı sıra siyaset kurucu bir unsur olduğunu da göstermektedir.
Hunlardan sonra Avarlar, Balkanlar’da Türk devlet geleneğini sürdüren en önemli yapı olmaktadır Avar Kağanlığı, Tuna havzasını uzun süre kontrol altında tutmakta, Balkanların askerî ve idarî düzenini derinden etkilemektedir. Avarların bıraktığı miras hem Doğu Roma kaynaklarında hem de bölgedeki arkeolojik bulgularda açıkça izlenebilmektedir.
Balkan Türklüğünün tarihsel çizgisinde Bulgarlar ayrı bir yer tutmaktadır. İlk dönem Bulgarlarının Türk kökenli olduğu, gerek Doğu Roma kronikleri gerekse kültürel unsurlar üzerinden bilinmektedir. Bölgede var olan Bulgarların bazıları zamanla Müslüman olurken bazıları Hristiyan olarak Slavlaşmıştır. Zamanla Slavlaşan Bulgar unsurları, Balkanlar’da Türk varlığının tamamen yok olmadığını, çoğu zaman asimilasyon yoluyla dönüştüğünü göstermesi bakımından son derece önem arz etmektedir.
9.–11. yüzyıllar arasında Peçenekler, Uzlar (Oğuzlar) ve Kuman-Kıpçaklar Balkanlar’ın Türklüğünü belirgin biçimde pekiştirmektedir. Peçenekler, Doğu Roma sınır siyasetinde belirleyici bir rol üstlenmekte, Balkan içlerine kadar yerleşmektedir. Uzlar yani Oğuz grupları, Balkan coğrafyasında askerî güç olarak varlık göstermesinin yanısıra yerleşik unsur olarak da varlık göstermektedir. Bugün Balkanlarda rastlanan bazı yer adları ve etnik izler, bu Oğuz varlığının kalıntılarıdır.
Kuman-Kıpçaklar ise Balkanlar’ın etnik ve askerî yapısında derin izler bırakmaktadır. Doğu Roma ve Balkan krallıkları tarafından askerî güç olarak kullanılan bu Türk boyu, zamanla bölgenin nüfus dokusuna karışmaktadır. Kıpçak unsurlar, Balkanlar’daki Türk tarihinin Osmanlı’dan hemen önceki en güçlü halkalarından biridir.
Selçuklu dönemi ise Balkanların Türklüğü açısından kritik bir geçiş evresidir. Büyük Selçuklu Devleti doğrudan Balkanlarda hâkimiyet kurmamış olsa da, Selçuklu çağında hızlanan Oğuz-Türkmen hareketliliği, Balkanlara uzanan Türk göçlerini beslemektedir. Türkiye Selçuklu sahasında yoğunlaşan Türkmen unsurların bir kısmı, Doğu Roma sınırları boyunca Balkanlara doğru yönelmektedir. Bu durum, Osmanlı öncesi Balkan Türklüğünün demografik zeminini hazırlamaktadır.
Kısacası Osmanlı Devleti Balkanlar’a adım attığında, karşısında “yabancı” bir dünya bulmamaktadır. Zaten asırlardır orada olan, Türkçenin farklı lehçelerini konuşan, bozkır geleneklerini sürdüren ve Türk askerî düzenine aşina olan bir coğrafyaya geçmektedir.
Osmanlı Devleti, bu tarihsel birikimi sadece tek bir bayrak altında ve İslâm kimliğiyle kurumsallaştırmaktadır. Dolayısıyla Balkanlar’ın Türklüğünü 14. yüzyıla hapsetmek, koca bir ağacın sadece en üstteki dalgasına bakıp köklerini yok saymaktır. Balkanlar, Türk tarihinin bir “uzantısı” değil, bizatihi merkezidir.

