Türkçülüğün Keskin Kalemi: Hüseyin Nihal Atsız

Turk DEGS
Yazan: Turk DEGS
5 Dk. Okuma
5 Dk. Okuma

“Türkçülük,

Türk milletini yükseltmek isteyenlerin davasıdır;

bu dava yalanla değil, hakikatle yürür.”

Türk edebiyatı ve düşünce dünyası denildiğinde, fikirlerini bir kılıç gibi kuşanan ve hayatı boyunca kalemini bu uğurda bileyen çok az isim vardır. Bu isimlerin başında kuşkusuz Hüseyin Nihal Atsız gelmektedir. Kimilerine göre sert bir Türkçü, kimilerine göre usta bir edebiyatçı olan Atsız, herkes için “tavizsiz” bir şahsiyettir.

Hüseyin Nihal Atsız, 12 Ocak 1905 tarihinde İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Annesi Fatma Zehra Hanım, babası Bahriye Subayı Mehmet Nail Bey’dir. Baba tarafından Gümüşhane’nin Torul ilçesinden, anne tarafından Trabzon’un Kadıoğulları ailesinden olan Atsız, disiplinli bir aile ortamında yetişmiştir. Onun hayatı, bir bakıma 20. yüzyıl Türkiye’sinin tüm siyasî ve fikrî çalkantılarının bir özeti gibi olmuştur.

Babasının görevleri dolayısıyla ilk öğrenimini farklı yerlerde tamamlayan Atsız, orta öğrenimini Kadıköy ve İstanbul sultanilerinde tamamlamış buradan mezun olunca Askeri Tıbbiye ’ye yazılmıştır. Fakat bu okulun 3. sınıfında iken Arap bir subaya selam vermediği için okuldan atılmıştır. Daha sonra İstanbul Darülfünunu (Üniversitesi) Edebiyat Fakültesi’ne kaydolmuştur. Fakülte ’de Türkolog Ord. Prof. Dr. Fuat Köprülü ve Büyük tarihçi Ord. Prof.Dr. Zeki Velidi Togan’ın öğrencisi olan Atsız, 1930 yılında mezun olduktan sonra fakültede asistan olarak çalışmaya başlamıştır. Ayrıca bu dönemde yayın hayatına da başlamıştır.

1932 yılında gerçekleştirilen Birinci Türk Tarih Kongresi Atsız için dönüm noktası olmuştur. Bu kongrede Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip’in Togan’ı bilimsellikten uzak olmakla suçlaması üzerine Atsız, Reşit Galip’in tavrını protesto etmek amacıyla, içinde “Zeki Velidi’nin talebesi olmakla iftihar ederiz” mealinde ifadelerin bulunduğu bir telgraf çekmiştir. Bu tartışma, Atsız’ın hayatı boyunca sürecek olan “tavizsiz” ve “muhalif” duruşunun ilk büyük örneği olarak tarihe geçmiştir. Olaydan kısa bir süre sonra Atsız, asistanlıktan uzaklaştırılmıştır.

Üniversitedeki görevinden uzaklaştırılan Atsız, çeşitli şehirlerde lise öğretmenliği yapmış ve yayın hayatına devam etmiştir. Atsız’ın hayatındaki en kritik dönemeç ise 1944 yılı olmuştur. Atsız, dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı iki açık mektupta, devlet kadrolarındaki komünist yapılanmaya dikkat çekmiştir. Bu mektuplar büyük bir infiale yol açmış, 3 Mayıs 1944’te Ankara’da düzenlenen büyük gösteriler sonrası Alparslan Türkeş gibi isimlerle birlikte tutuklanmıştır. Tarihe “Irkçılık-Turancılık Davası” olarak geçen dava kapsamında yargılanmış ve tabutluklarda ağır işkenceler görmüştür. Bir buçuk yıl hapis yattıktan sonra beraat etmiştir. Atsız tüm bu olanlara rağmen yazı hayatına devam etmiştir.

Hayatının geri kalanını kütüphanelerde memurluk yaparak ve devasa eserlerini kaleme alarak geçiren Atsız, Türk tarihine dair araştırmaları ve Türkçülük üzerine yazdığı binlerce makale ile bir nesli etkilemiştir. 11 Aralık 1975 tarihinde bir kalp krizi sonucu İstanbul’da vefat etmiştir. Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildiğinde, ardında eğilmemiş bir baş, sert, net ve tavizsiz bir fikir mirası bırakmıştır.

Atsız ve Türk Milliyetçiliği

Hüseyin Nihal Atsız’ın Türk milliyetçiliği anlayışı, modern anlamda bir “kimlik siyaseti” olmamıştır. Ona göre Türk olmak, nüfus cüzdanına yazılan bir ibare olmaktan ziyade taşınması ağır bir sorumluluk olmuştur.  Bu nedenle Atsız, Türkçülüğü duygusal sloganlar yerine disiplin ve ahlâk ilkeleriyle tanımlamıştır.

Atsız’ın milliyetçiliğinin merkezinde tarih şuuru yer almıştır. Ancak bu tarih anlayışı, yalnızca zaferlerle övünen romantik bir yaklaşım olmamıştır. O, Türk tarihindeki bozgunları, ihanetleri ve çözülmeleri de açıkça dile getirmiştir. Çünkü Atsız’a göre “milletler, yalnızca başarılarıyla övündüklerinde değil yanlışlarıyla yüzleşebildikleri ölçüde büyürler.”

Onun sıkça eleştirilen ırk vurgusu, yüzeysel okumalarda biyolojik bir üstünlük iddiası gibi algılanmışsa da metinleri derinlemesine incelendiğinde asıl meselenin töre, sadakat ve karakter devamlılığı olduğu görülmüştür. Atsız için Türk milleti, rastgele bir topluluk olmamış, binlerce yıllık bir tarihî disiplinin taşıyıcısı olmuştur.

Atsız, milliyetçiliği bir iktidar aracı olarak görmemiş, bir ahlâk ölçüsü olarak görmüştür. Bu nedenle güce yakın olmak yerine doğru bildiğini savunmayı esas almıştır. Onun Türkçülüğü, uzlaşmacı olmamış, seçici, kapsayıcı, ölçücü olmuştur. Herkesin Türkçü olabileceğine inanmamış, Türkçülüğün bir seviye meselesi olduğuna inanmıştır.

Kısacası, Atsız’ın Türk milliyetçiliği; geçmişi yüceltmekten çok, bugünü sorgulamaya çağırmaktadır. Onun metinlerinde Türk olmak, övünülecek bir ayrıcalık değil, taşınması gereken ağır bir mirastır. Bu yüzden Atsız, her dönemde sevenleri kadar sert eleştirmenleri de olan bir figürdür. Ancak tam da bu sebeple, Türk milliyetçiliği üzerine düşünen herkesin yolu bir şekilde Atsız’a çıkmaktadır.

Atsız, bu duruşunu en yalın hâliyle şu sözle özetlemektedir: “Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve karakter meselesidir.” Bu cümle, onun bütün hayatının ve mücadelesinin kısa bir ifadesi gibidir. 

Bu Yazıyı Paylaş
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir