Bekir Atacan – İstanbul
PKK-PYD/SDG’nin Suriye hükümetiyle bir anlaşma imzalamayı kabul ettiğine dair yürüttüğü söylemsel kampanya, yüzeysel bir okumanın ötesine geçildiğinde, ciddi bir siyasal dönüşüme ya da olgunlaşmış bir stratejik kırılmaya işaret etmemektedir. Aksine bu tutum, sahadaki güç dengelerinde yaşanan belirgin erozyonu yönetmeye dönük hesaplı ve taktiksel bir manevra olarak okunmalıdır. Buradaki temel mesele, uzlaşma mantığının içselleştirilmesi değil; söylemin araçsallaştırılması yoluyla zaman kazanmak, örgütsel kapasiteyi yeniden düzenlemek ve sahada yeniden konumlanarak kaybedilen alanların telafisini mümkün kılabilecek koşulları kollamaktır. Bu mümkün olmazsa, hâlen kontrol altında tutulan bölgelerde savunmacı bir tahkimata yönelerek olası bölgesel ya da uluslararası kırılmaları beklemek hedeflenmektedir.
Bu yaklaşım, PKK-PYD’nin siyasal ve askerî pratiğinde istisnai bir sapma değil; kuruluşundan bu yana tekrar eden yapısal bir davranış kalıbının devamıdır. PKK-PYD deneyiminde siyasal söylem, hiçbir zaman devlet yapısına gerçek ve kalıcı bir entegrasyon iradesinin yansıması olmamış; daha çok askerî ve güvenlik odaklı hedefleri perdeleyen geçici bir araç işlevi görmüştür. Bu bağlamda “anlaşma dili”, siyasal ya da hukuki bir yükümlülük üstlenme anlamı taşımaktan ziyade, kayıpları yönetme ve kaçınılmaz hesaplaşma anını erteleme stratejisinin parçası hâline gelmektedir. Söylemin bu işlevsel boyutu göz ardı edildiğinde, PKK-PYD’nin doğasına ve fiilî hareket mantığına ilişkin kaçınılmaz olarak yanıltıcı değerlendirmeler ortaya çıkmaktadır.
Bu tespiti güçlendiren bir diğer unsur, PKK-PYD’nin zaman içinde biriken sicilidir. Yerel halka yönelik yaygın hak ihlalleri, hedefli suikastlar, sistematik dışlama pratikleri ve demografik mühendislik uygulamaları; bunun yanında petrol ve tarım başta olmak üzere kamusal kaynakların dar ve silahlı bir proje doğrultusunda kullanılması, bu sicilin temel bileşenlerini oluşturmaktadır. Böylesi bir geçmiş, PKK-PYD ile istikrarlı bir diyalog ya da uzun vadeli ve bağlayıcı anlaşmalar üzerine inşa edilecek beklentileri yapısal olarak kırılgan kılmaktadır. Zira PKK-PYD, devlet mantığı içinde şekillenmiş bir siyasal aktör değil; egemenlik boşluklarında ortaya çıkmış, varlığını istikrar üretmekten çok çatışmayı yönetme kapasitesi üzerinden sürdüren askerî–güvenlikçi bir yapıdır.
Bununla birlikte, silahlı örgütlerin mantığı ile devlet aklının işleyişi arasındaki ayrımı korumak analitik açıdan zorunludur. Devlet, tanımı gereği, karşı tarafın ahlaki ya da hukuki meşruiyetten yoksun olduğu durumlarda dahi, çatışmayı tırmandırmak yerine yönetmeyi; tehdidi sınırlamayı ve açık uçlu bir yıpratma sürecine sürüklenmemeyi hedefleyen çok katmanlı hesaplar yapmak durumundadır. Bu yaklaşım, muhataba siyasal meşruiyet atfetmek anlamına gelmez; tersine, zamanı ve araçları azami düzeyde pragmatik biçimde kullanarak egemenliğin en düşük maliyetle yeniden tesis edilmesini amaçlar.
Sonuç itibarıyla PKK-PYD, medya ve siyaset alanındaki manevralarını ne ölçüde yoğunlaştırırsa yoğunlaştırsın, güç unsurlarının büyük bölümünü geri döndürülmesi güç bir biçimde yitirmiştir. Siyasal meşruiyet zeminini büyük ölçüde kaybetmiş, yerel toplumsal desteği aşınmış, bölgesel hareket alanı daralmış; kontrol ettiği bölgeler ise stratejik kaldıraç olmaktan çıkıp ağır güvenlik ve ekonomik yüklere dönüşmüştür. Bugün elinde kalan tablo, geçici bir denge hâlini yansıtmakta; ister iyi kurgulanmış bir siyasal süreçle ister ertelenmiş askerî gelişmelerle olsun, zamanla sınırlı bir sona işaret etmektedir.
Daha açık bir ifadeyle: Tanık olduğumuz süreç, PKK-PYD açısından yeni bir yükselişin başlangıcı değil; gerileme evresini mümkün olduğunca yönetilebilir kılmaya dönük gecikmiş bir çabadır. Bu nedenle artık soru, bu düşüşün gerçekleşip gerçekleşmeyeceği değil; ne zaman ve hangi biçimde gerçekleşeceğidir.

