İDİL-URAL’DA FELAKET: AÇLIK, İNSAN VE VİCDAN

Turk DEGS
Yazan: Turk DEGS
4 Dk. Okuma
4 Dk. Okuma

Tatar, Başkurt ve Çuvaş Türklerinin yoğunlukta yaşadığı İdil-Ural bölgesi, 1920’li yılların başında, büyük bir açlık felaketiyle sarsılmıştır. Yaşanan bu felaket, geçici bir kıtlık ya da doğal bir afetin aksine siyasî ve iktisadî kararların insan hayatı üzerindeki yıkıcı etkisinin bir sonucu olmuştur. Aynı zamanlarda Kazakistan bozkırlarında ve Kırım coğrafyasında da benzer şekilde yaşanan bu durum, Sovyetlerin eliyle sınır tanımayan bir trajediye dönüşmüştür.

Sovyet yönetiminin tarım alanlarını merkezi planlamayla daraltması, köylünün elindeki son ürünlerin zorla toplanması ve ağır vergi yükleri, bölgede yaşayanları kısa sürede hayatta kalma sınırının altına itmiştir. Açlık burada yalnızca gıdanın yokluğu değil; toplumsal bağların, ahlâkî sınırların ve insan onurunun yok sayılması anlamına gelmiştir. Pazarlarda yiyecek bulunmamış, parası olanlar bile aç kalmıştır. İnsanlar hayatta kalabilmek için kedi ve köpek eti yemeye, ot ve ağaç kabuklarıyla karınlarını doyurmaya çalışmışlardır. Bazı köylerde evlerin büyük kısmı tamamen boşalmış, hayata dair hiçbir iz kalmamıştır.

Tanıkların anlattıkları, bu felaketin insanı nasıl insanlıktan kopardığını bütün çıplaklığıyla ortaya koyarken 1921 yılına ait raporlarda yer alan şu satırlar, açlığın ulaştığı son noktayı çarpıcı biçimde gözler önüne sermektedir:

“Spask bölgesinin Çuvaşskiy Brod köyünde bir baba kendi oğlunu yemiş… Tri Ozera köyünde 19 Şubat 1921’de bir ailenin çocukları, annelerinin evde olmadığı bir sırada kendi kardeşlerini öldürmüş, bıçak ve balta ile parçalamış, etin bir kısmını kızartarak yemiş, bir kısmını da pişmeye koymuşlardır. Ölü iki kedi ile eve dönen anne, çocuklarını kanlar içinde bulmuştur… Çistapol’de bir anne, büyük kızı ile birlikte, ölen beş yaşındaki küçük kızını yemiştir.”

Bu anlatılanlar, insanı bu noktaya getiren sistemin sonuçlarını gözler önüne sermiştir. Açlık, yalnızca bedenleri değil, en kutsal bağları da kemirmiş, anne ile evlat arasındaki bağı dahi ortadan kaldıracak kadar derinleşmiştir. Suçun, açlığın karanlığında aklını yitiren insanlarda değil de insanı insanlıktan çıkaran siyasî ve iktisadî politikalarda olduğu görülmüştür.

İdil-Ural’daki felaket dünya kamuoyunun da dikkatini çekmiştir. Batı basınında yayımlanan haberlerde bu açlık, “doğal bir afet” olarak değil; uygulanan siyasî ve iktisadî politikaların sonucu olarak değerlendirilmiştir. Özellikle Tataristan’daki gelişmeler, açlığın “Tanrı vergisi” değil, ideolojik tercihlerden kaynaklandığını açıkça göstermiştir. Bu süreçten sonra bölge halkı için devlet ve ideoloji söylemleri, ölüm ve yıkımla özdeş hâle gelmiştir.

Türkiye’de ise yaşananlar yakından izlenmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, açlık haberleri üzerine bölgeye yardım gönderilmesini istemiş; ancak Rusya’nın yardım gemilerinin Kırım’a ulaşmasına izin vermemesi bu girişimleri fiilen engellemiştir. Buna rağmen Ankara, meseleyi yalnızca diplomatik bir başlık olarak ele almamıştır.

11 Ekim 1920’de TBMM’de gizli bir oturum yapılmış, İdil-Ural bölgesinde durumun yerinde incelenmesi için bir heyetin gönderilmesine karar verilmiştir. Görüşmelerde açlık “tüyleri ürpertecek derecede” olarak tanımlanmış; bundan en fazla etkilenenlerin Müslüman Başkurt, Tatar, Kazak ve Kırgız Türkleri olduğu açıkça ifade edilmiştir. Özellikle çocukların durumu hem insanî hem de ahlâkî bir sorumluluk olarak ele alınmıştır. On binlerce çocuğun Türkiye’ye getirilmesi, vilayetlere dağıtılarak ailelerin yanına yerleştirilmesi ve devlet imkânlarıyla korunması gündeme alınmıştır.

Bu sürecin sahadaki en somut karşılığı ise Kazım Karabekir Paşa olmuştur. Karabekir Paşa, İdil-Ural bölgesinden getirilen çocukların kabulü, bakımı ve eğitimi sürecinde aktif rol üstlenmiştir. Erzurum başta olmak üzere bazı merkezlerde, açlıktan kurtarılan çocuklar yalnızca barındırılmamış; hayata yeniden kazandırılmaya çalışılmıştır.

Uluslararası alanda da çeşitli yardım girişimleri devreye girmiştir. Amerika Birleşik Devletleri merkezli yardım kuruluşları, Müslüman toplum örgütleri ve Azerbaycan’daki yardım komiteleri bölgeye insanî yardım ulaştırmaya çalışmıştır. Azerbaycan’da açlık için büyük miktarlarda para ve altın toplanmıştır. Yardımlar, felaketin büyüklüğü karşısında yetersiz kalmış; ancak tam bir suskunluğun olmadığını göstermiştir.

İdil-Ural bölgesinde yaşanan açlık felaketi, bugün yalnızca rakamlarla ya da istatistiklerle anlatılamaz. Bu felaket; suskun köyleri, boş evleri, parçalanan aileleri ve Sovyetlerin insanı insanlıktan eden kararlarıyla hatırlanmalıdır. Aynı zamanda, Atatürk’ün ortaya koyduğu siyasî irade ve Kazım Karabekir Paşa’nın sahadaki gayretiyle şekillenen Türkiye’nin tutumu da bu hafızanın ayrılmaz bir parçasıdır.

Bu Yazıyı Paylaş
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir