
Mehmet Doruk Yazdı: Çin’e Karşı, ABD ve Rusya: Neler Oldu?
Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Aleksandr Pankin, geçtiğimiz günlerde Sputnik’e yaptığı açıklamada, 14-15 Aralık 2026’da ABD’nin Miami kentinde düzenlenecek olan G20 Zirvesi’ne Rusya’nın da davet edildiğini açıkladı.
Aleksandr Pankin, “En üst düzeyde katılım daveti var. Ancak tarihe yaklaştıkça neler olacağını göreceğiz. O zamana kadar neler olacağını bir tek Tanrı bilir.” ifadelerini kullandı.
Washington Post gazetesi, ABD Başkanı Donald Trump’ınPutin’i davet etmeyi planladığını iddia etmişti. Beyaz Saray’da bir etkinlikte gazetecilerin sorularını yanıtlayan Trump, “Putin gelseydi, bu muhtemelen çok faydalı olurdu.”, “Herkesle konuşması gerektiğini düşünüyorum.”, “Bildiğim kadarıyla Putin, G20 Zirvesi’ne katılmayacak.” ifadelerini kullandı.
ABD’li yönetim kaynakları, G20’ye üye ülkelerin tamamına davet gönderileceğini doğruladı. Bu kapsamda Rusya’nın da zirveye çağrılmasının planlandığı belirtildi.
G20 Nedir?
G20; uluslararası kurumlar düzeyinde gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerinin küresel ekonomik karar alma süreçlerinde temsil edilmesi amacıyla, 1997’deki Asya ve 1998’deki Rusya mali krizlerinin ardından 1999 yılında Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları düzeyinde oluşturulmuş bir platformdur.
G20 ülkeleri birlikte dünya GSYİH’sinin yaklaşık %85’ini, dünya ticaretinin %75’ini ve dünya nüfusunun üçte ikisini oluşturur. 2008 yılında meydana gelen küresel mali krizin ardından G20, liderler düzeyinde toplanmaya başlamıştır.
Bu platform; Türkiye, ABD, Almanya, Arjantin, Avustralya, Birleşik Krallık, Brezilya, Çin Halk Cumhuriyeti, Endonezya, Fransa, Güney Afrika Cumhuriyeti, Hindistan, İtalya, Japonya, Kanada, Kore Cumhuriyeti, Meksika, Rusya Federasyonu, Suudi Arabistan, Avrupa Birliği ve Afrika Birliği’nden oluşmaktadır.
Ne Olmuştu?
Rusya, G20’nin resmî bir üyesi olmasına rağmen bu zirvelere uzun süredir devlet başkanı düzeyinde katılım sağlamıyordu. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 2019 yılından bu yana zirvelere katılmıyordu. Bu durumun birden fazla sebebi vardır.
Rusya ve Ukrayna arasındaki savaş, Batılı ülkelerin Rusya’ya ağır eleştiriler yöneltmesine sebep olmuştu. Rusya’nın, bu eleştirilerin zirvede provokasyona dönüşmesini istemediği belirtiliyor.
Rus siyasi analistlerin iddialarına göre Ukrayna Savaşı sürerken Putin’in uluslararası bir seyahatte suikast ve istihbarat servislerinin tehditleriyle karşılaşma ihtimali, Rusya’nın bu zirvelere devlet başkanı statüsünde katılmamasının en büyük sebeplerinden birisi.
Kremlin tarafından yayımlanan resmî açıklamalarda; Putin’in “yoğun programı” ve Rusya içerisindeki gündemi sebebiyle 2022 G20 Zirvesi’ne katılamayacağı belirtilmişti.
Önemi Ne?
ABD’nin, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i G20 Zirvesi’ne davet etmesi, Batı ile Rusya arasındaki gerginliğin azalması olarak yorumlanabileceği gibi bu azalmanın ABD nezdinde olduğunu düşünmek de yanlış olmaz. Rusya’nın uluslararası siyasetteki izolasyonunun değişim sinyallerini veren bu gelişme, Rusya-Ukrayna Savaşı için yeni gelişmelere kapı açabilir.
Bu davet; ABD’nin dönem başkanı olacağı 2026 zirvesine devlet başkanı statüsünde davet edilen Rusya’nın, İran-İsrail ve ABD eksenindeki çatışmalarda ABD’nin karşısında yer alan ve ABD’nin en büyük ekonomik rakibi olan Çin’in saflarında bulunmasını istememesi olarak da yorumlanabilir.
Genel Değerlendirme
2026 G20 Miami Zirvesi, 14-15 Aralık 2026 tarihlerinde yapılması planlanan, devlet ve hükümet başkanlarının bir araya geldiği G20 Grubu’nun yirmi birinci toplantısı olacak.
Rusya’nın olası bir devlet başkanı düzeyindeki katılımı, 7 yıl sonrasında bir ilk olacak.
Türkiye hem gelişmiş hem gelişmekte olan en büyük ülkeleri kapsayan temsil niteliği yüksek yapısıyla G20’yi küresel ekonomik iş birliği ve eş güdüm açısından en uygun platform olarak değerlendirmekte ve G20’nin çalışmalarına aktif katkı sağlamaktadır.
Dünyanın en büyük 20 ekonomisinin katılımı ile gerçekleştirilecek bu zirve; dünya siyasetindeki Rusya-Ukrayna ve İran-ABD savaşlarının oluşturduğu sisin azalıp ülkelerin yeni rollerine ve yeni politikalarına göz atmamızı sağlayacak.
Kafkasya’da Yeni Diplomasi Hattı: Zelenskiy’nin Azerbaycan Açılımı Ne Anlama Geliyor?
Kim / Nerede / Ne zaman
Volodimir Zelenskiy, 25 Nisan 2026’da Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de yaptığı açıklamada, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Azerbaycan’da görüşmeye hazır olduklarını duyurdu. Açıklama, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile gerçekleştirilen temasların ardından geldi.
Ne oldu
Zelenskiy’nin açıklaması, Ukrayna’nın savaşın mevcut askeri dengesini korurken diplomatik kanalları yeniden aktive etme çabasının bir parçası olarak öne çıkıyor. Kiev yönetimi, doğrudan liderler düzeyinde görüşmeye açık olduğunu net biçimde ifade ederken, bu görüşmenin adresi olarak Azerbaycan’ı işaret etti.
Bu tercih tesadüfi değil. Azerbaycan;
• Rusya ile doğrudan çatışma içinde olmayan,
• Ukrayna ile diplomatik ilişkilerini sürdüren,
• enerji, ulaşım ve güvenlik hatları açısından kritik bir konumda bulunan
bir aktör olarak “nötr ama etkili” bir arabulucu profili çiziyor.
Bu çerçevede Bakü, klasik Batı merkezli müzakere alanlarından farklı olarak, daha esnek ve bölgesel dinamiklere açık bir platform sunabilir.
Önemi
Bu gelişme üç düzlemde önem taşıyor.
Birincisi, savaşın diplomatik coğrafyasının genişlemesidir. Daha önce İstanbul, Cenevre ve Abu Dabi gibi merkezlerde yürütülen görüşmeler sonuçsuz kalmıştı. Şimdi ise Güney Kafkasya yeni bir müzakere sahası olarak devreye giriyor. Bu, savaşın artık sadece Doğu Avrupa meselesi olmadığını, Avrasya ölçeğinde bir denge arayışına dönüştüğünü gösteriyor.
İkincisi, Azerbaycan’ın yükselen jeopolitik rolüdür. Karabağ süreci sonrası bölgesel güç statüsünü pekiştiren Bakü, enerji koridorları (özellikle Güney Gaz Koridoru) ve ulaştırma hatları (Zengezur hattı tartışmaları dahil) üzerinden stratejik önemini artırmıştı. Şimdi bu rol, diplomatik arabuluculukla daha da genişleyebilir.
Üçüncüsü ise Rusya’nın olası tepkisidir. Moskova’nın bu teklife vereceği yanıt, savaşın geleceği açısından belirleyici olacaktır. Eğer Rusya bu platformu kabul ederse, Batı dışı bir müzakere zemini oluşabilir. Reddetmesi durumunda ise savaşın daha uzun süre askeri dengede kilitlenmesi muhtemel.
Arka planı
Rusya-Ukrayna savaşı 2022’den bu yana çok sayıda müzakere girişimine sahne oldu ancak kalıcı bir çözüm üretilemedi. İstanbul görüşmeleri, tarafların en fazla yakınlaştığı anlardan biri olsa da güvenlik garantileri ve toprak bütünlüğü konularında anlaşmazlıklar aşılamadı.
Sonraki süreçte:
• ABD ve Avrupa’nın Ukrayna’ya artan askeri desteği,
• Rusya’nın sahadaki kontrol alanlarını genişletme çabası,
• yaptırımlar ve enerji savaşları
müzakere zeminini zayıflattı.
Ancak 2026 itibarıyla yeni bir durum ortaya çıktı:
• ABD’nin aynı anda İran ve Orta Doğu krizine odaklanması,
• Avrupa’nın ekonomik ve askeri yükünün artması,
• Rusya’nın uzun savaş maliyetleriyle karşı karşıya kalması
tarafları yeniden “kontrollü diplomasi” arayışına itiyor.
Bu noktada Azerbaycan gibi bölgesel ve daha az ideolojik aktörler, taraflar için daha kabul edilebilir bir arabulucu haline geliyor.
Genel değerlendirme
Zelenskiy’nin Azerbaycan çıkışı, Türkiye açısından dikkatle analiz edilmesi gereken çok katmanlı bir gelişmedir.
Bir yandan Azerbaycan’ın arabulucu rolü üstlenmesi, Türkiye’nin Kafkasya’daki stratejik etkisinin dolaylı bir yansımasıdır. Ankara-Bakü hattı, askeri, siyasi ve ekonomik olarak zaten entegre bir yapı sergiliyor. Bu nedenle Azerbaycan üzerinden yürütülecek bir diplomasi, Türkiye’yi tamamen dışlayan bir süreç olmayacaktır.
Diğer yandan bu gelişme, Türkiye’nin doğrudan “ana arabulucu” rolünün görece ikinci plana itilmesi riskini de barındırıyor. İstanbul sürecinde elde edilen diplomatik avantajın korunması için Ankara’nın sürece aktif şekilde dahil olması kritik olacaktır.
Daha geniş perspektifte ise bu girişim, Avrasya’da yeni bir diplomatik eksenin oluşabileceğine işaret ediyor. Batı merkezli müzakere modellerinin tıkanması, bölgesel güçlerin daha fazla inisiyatif almasına yol açıyor. Türkiye de bu yeni düzende yalnızca izleyen değil, yön veren aktörlerden biri olmak zorunda.
İnsani açıdan bakıldığında, bu tür diplomatik açılımlar savaşın sona ermesi için nadir fırsat pencereleri oluşturur. Ancak geçmiş deneyimler, liderler düzeyindeki görüşmelerin tek başına yeterli olmadığını, sahadaki askeri ve siyasi gerçekliklerin belirleyici olmaya devam ettiğini gösteriyor.
Sonuç olarak, Zelenskiy’nin Azerbaycan’da görüşme çağrısı, savaşın seyrinde yeni bir diplomatik hattın açılabileceğini gösteren önemli bir kırılma anıdır. Bu hattın başarıya ulaşması; Rusya’nın yaklaşımına, ABD’nin dolaylı tutumuna ve bölgesel aktörlerin ne ölçüde koordinasyon sağlayabileceğine bağlı olacaktır.
Palantir’de İç Kriz: Teknoloji mi Güç Aygıtı mı?
Kim / Nerede / Ne zaman
ABD merkezli veri analiz ve yapay zekâ şirketi Palantir’de, 2026 Nisan itibarıyla çalışanlar arasında ciddi bir etik ve kimlik krizi tartışması ortaya çıktı. Şirket içinde ve eski çalışanlar arasında dile getirilen görüşler, özellikle ABD’nin son dönem politikalarıyla bağlantılı projeler üzerinden yoğunlaşıyor.
Ne oldu
Palantir çalışanları arasında yayılan tartışmaların merkezinde, şirketin geliştirdiği teknolojilerin nasıl ve hangi amaçlarla kullanıldığı yer alıyor.
Şirket;
• ABD’nin göçmen politikalarında (özellikle sınır dışı süreçlerinde),
• askeri operasyonlarda hedefleme ve veri analizi süreçlerinde,
• polis ve istihbarat faaliyetlerinde
aktif rol oynuyor.
Bu durum, çalışanlar arasında “biz aslında ne yapıyoruz?” sorusunu doğurmuş durumda. Bazı çalışanlar, şirketin kuruluş felsefesinin “özgürlükleri koruyan teknoloji üretmek” olduğunu, ancak bugün gelinen noktada bunun tersine bir etki yaratıldığını savunuyor.
İç yazışmalarda ve görüşmelerde öne çıkan en çarpıcı ifade ise şu:
“Artık kötü taraf biz miyiz?”
Önemi
Bu kriz, yalnızca bir şirket içi memnuniyetsizlik değil; yeni çağın en kritik tartışmalarından birinin somut örneği.
Çünkü mesele şu:
• Yapay zekâ ve veri analizi teknolojileri kimin kontrolünde?
• Bu teknolojiler güvenlik mi sağlıyor, yoksa denetim ve baskı mı üretiyor?
• Şirketler, devlet politikalarının “nötr araçları” mı yoksa aktif aktörleri mi?
Palantir örneği, bu soruların artık teorik değil pratik hale geldiğini gösteriyor.
Özellikle şirketin:
• göçmen takibi ve deportasyon sistemlerinde kullanılması,
• askeri operasyonlarda veri altyapısı sağlaması,
• polis ve kamu kurumlarında geniş veri erişimine sahip olması
teknolojinin doğrudan güç mekanizmasının parçası haline geldiğini ortaya koyuyor.
Arka planı
Palantir, 11 Eylül sonrası dönemde “terörle mücadelede veri analizi” amacıyla kuruldu ve CIA destekli bir başlangıç yaptı. Zamanla:
• ABD Savunma Bakanlığı,
• istihbarat kurumları,
• iç güvenlik ve göç ajansları
ile derin iş birlikleri geliştirdi.
Ancak son yıllarda iki önemli kırılma yaşandı:
1. Fonksiyon genişlemesi
Şirket artık sadece terörle mücadele değil, göç yönetimi, iç güvenlik, sağlık verisi ve finansal sistemler gibi alanlara yayıldı.
2. İdeolojik yönelim tartışması
CEO Alex Karp’ın teknoloji–askeri güç–devlet entegrasyonunu savunan söylemleri, şirketin tarafsız bir teknoloji üreticisinden ziyade ideolojik bir aktöre dönüştüğü eleştirilerini doğurdu.
Ayrıca İngiltere’de sağlık sistemi (NHS) ve polis gibi kurumlarda Palantir kullanımına yönelik ciddi tepki oluşması, sorunun yalnızca ABD ile sınırlı olmadığını gösteriyor.
Genel değerlendirme
Palantir’e yönelik eleştirileri iki uçtan değil, rasyonel bir çerçevede değerlendirmek gerekir.
1. Meşru taraf (güvenlik ihtiyacı)
Devletler;
• terörle mücadele,
• organize suçlar,
• savaş ortamları
gibi alanlarda güçlü veri analiz araçlarına ihtiyaç duyar. Palantir bu boşluğu dolduruyor ve teknik olarak son derece etkili sistemler sunuyor.
2. Sorunlu taraf (güç yoğunlaşması ve denetim eksikliği)
Ancak asıl mesele teknoloji değil, kullanım biçimi:
• Palantir sistemleri, devletlere çok yüksek seviyede gözetim kapasitesi sağlıyor
• Bu kapasitenin kötüye kullanımını engelleyecek bağımsız denetim mekanizmaları zayıf
• Şirket “biz sadece araç sağlıyoruz” diyerek sorumluluğu devlete bırakıyor
Bu noktada kritik kırılma şudur:
Eğer teknoloji sağlayıcısı, kullanım sonuçlarından tamamen bağımsız olduğunu iddia ederse, etik sorumluluk boşluğu oluşur.
3. İç kriz neden önemli?
Çalışanların itirazı aslında şunu gösteriyor:
• Sorun sadece dış eleştiri değil
• Sistemin içinden gelen insanlar bile yön değişimini hissediyor
Bu, kurumsal meşruiyet açısından ciddi bir alarmdır.
4. Asıl mesele: “Tarafsız teknoloji” miti
Palantir örneği bize şunu açıkça gösteriyor:
• Teknoloji hiçbir zaman tamamen tarafsız değildir
• Özellikle güvenlik ve askeri alanda kullanılan yazılımlar doğrudan politik sonuç üretir
Palantir krizi, bir şirketin ötesinde, 21. yüzyılın güç yapısını anlamak için kritik bir vaka.
Bugün tartışılan şey sadece bir firma değil:
• devlet–teknoloji ilişkisi
• güvenlik–özgürlük dengesi
• yapay zekânın siyasi rolü
Çalışanların “yanlış bir şey yapıyoruz” hissi, aslında bu yeni çağın en dürüst tespitlerinden biri.
Asıl soru şu:
Bu teknolojiler kontrol altına alınacak mı, yoksa devlet gücünü daha da merkezileştiren araçlara mı dönüşecek?
Kıbrıs Zirvesi: AB Güvenlik Arayışında, NATO Gölgesinde Yeni Denge Tartışması
Kim / Nerede / Ne zaman
Avrupa Birliği liderleri, Nisan 2026’da Güney Kıbrıs’ın ev sahipliğinde Aya Napa ve Lefkoşa’da düzenlenen gayriresmiAB Zirvesi’nde bir araya geldi. Zirveye AB Konseyi Başkanı Antonio Costa, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyenve üye ülke liderleri katıldı.
Ne oldu
Zirvede ana gündem, Orta Doğu’daki savaşlar, İran gerilimi, enerji krizi ve Avrupa’nın güvenlik mimarisiydi. Liderler özellikle:
• Hürmüz Boğazı’ndaki riskler ve enerji arz güvenliği
• İran’ın nükleer programı ve yaptırımlar
• Ukrayna savaşı ve Avrupa’nın askeri hazırlık durumu
• AB’nin ortak savunma mekanizmasının güçlendirilmesi
başlıklarını ele aldı.
AB Konseyi Başkanı Antonio Costa, “AB çatışmanın tarafı değil ama çözümün parçası olacak” diyerek Birliğin doğrudan askeri aktör değil, diplomatik ve stratejik bir güç olarak konumlanmak istediğini vurguladı.
Zirvede ayrıca AB Anlaşması’nın “karşılıklı savunma” maddesinin (42.7) nasıl uygulanacağı detaylı biçimde tartışıldı ve bu maddenin daha operasyonel hale getirilmesi konusunda görüş birliği oluştu.
Önemi
Bu zirve, Avrupa’nın güvenlik politikalarında önemli bir zihniyet değişimine işaret ediyor.
Birincisi, AB artık yalnızca ekonomik bir birlik değil, askeri ve güvenlik kapasitesi geliştirmek isteyen bir yapı olarak öne çıkıyor.
İkincisi, NATO ile ilişkiler dolaylı biçimde tartışmanın merkezinde yer alıyor. Her ne kadar AB yetkilileri “NATO’nun iç meselelerini tartışmıyoruz” dese de, pratikte:
• Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini artırma isteği
• ABD’ye bağımlılığı azaltma arayışı
• “Avrupa ordusu” benzeri fikirlerin yeniden gündeme gelmesi
NATO içinde yeni bir denge tartışmasının başladığını gösteriyor.
Üçüncüsü, enerji meselesi güvenlik politikalarının merkezine yerleşmiş durumda. Orta Doğu’daki kriz nedeniyle Avrupa’nın enerji maliyetlerinin ciddi şekilde artması, güvenlik ile ekonomi arasındaki bağın ne kadar güçlü olduğunu ortaya koyuyor.
Arka planı
Bu zirve, son yıllarda üst üste gelen krizlerin bir sonucu olarak ortaya çıktı:
• Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa’nın askeri zayıflığını açığa çıkardı
• ABD’nin dikkatinin Orta Doğu ve Asya’ya kayması, Avrupa’da “yalnız kalma” endişesi yarattı
• İran gerilimi ve Hürmüz Boğazı riski, enerji güvenliğini doğrudan tehdit etti
• AB içinde savunma projeleri (örneğin Almanya-Fransa ortak savaş uçağı projesi) hızlandırılmaya çalışıldı
Ayrıca zirvede AB bütçesi, savunma harcamaları ve “Tek Avrupa” ekonomik entegrasyon planları da tartışıldı.
Bu tablo, Avrupa’nın artık sadece ekonomik değil jeopolitik bir aktör olma zorunluluğuyla karşı karşıya olduğunugösteriyor.
Genel değerlendirme
Kıbrıs’taki zirve, Türkiye açısından oldukça kritik mesajlar içeriyor.
Birincisi, AB’nin güvenlik ve savunma alanında daha bağımsız hareket etme arayışı, NATO içinde yeni güç dengeleri doğurabilir. Bu durum Türkiye’nin NATO’daki stratejik konumunu dolaylı olarak etkileyebilir.
İkincisi, zirvenin Güney Kıbrıs’ta yapılması ve Doğu Akdeniz merkezli güvenlik tartışmalarının öne çıkması, Türkiye’nin dışlandığı bir güvenlik mimarisi kurulmaya çalışıldığı yönünde soru işaretleri yaratmaktadır.
Üçüncüsü, enerji konusu Türkiye için doğrudan stratejik bir fırsat alanıdır. Avrupa’nın enerji arz güvenliği arayışı, Türkiye’nin transit ülke ve enerji merkezi rolünü daha da önemli hale getirebilir.
İnsani açıdan bakıldığında ise zirve, Avrupa’nın artık krizlere “uzaktan izleyen” değil, doğrudan müdahil olabilecek bir aktöre dönüşme sürecine girdiğini gösteriyor. Ancak bu dönüşüm, doğru yönetilmezse yeni askeri gerilimleri de beraberinde getirebilir.
Sonuç olarak, Kıbrıs’taki AB Zirvesi, Avrupa’nın NATO ile ilişkisini yeniden tanımlamaya başladığı, enerji ve güvenliği tek bir stratejik çerçevede ele aldığı ve küresel güç dengelerinde daha aktif rol aradığı yeni dönemin önemli bir göstergesidir.
Türkiye’den Hürmüz Açılımı: Mayın Temizleme Gündemi ve Yeni Jeopolitik Rol
Kim / Nerede / Ne zaman
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 25 Nisan 2026’da Londra’da yaptığı açıklamada Türkiye’nin Hürmüz Boğazı’nda mayın temizleme (demining) operasyonlarına katılabileceğini ifade etti.
Ne oldu
Fidan, ABD ile İran arasında olası bir anlaşma sağlanması durumunda Hürmüz Boğazı’nda mayın temizleme çalışmalarının gündeme geleceğini ve Türkiye’nin bu sürece prensipte olumlu baktığını açıkladı.
Açıklamaya göre:
• Mayın temizleme faaliyetleri çok uluslu teknik ekipler tarafından yürütülecek
• Türkiye bu tür bir operasyona katılma konusunda “sorun görmüyor”
• Ancak süreç yeniden çatışmaya evrilirse Ankara pozisyonunu yeniden değerlendirecek
Fidan ayrıca bu tür faaliyetleri “insani bir sorumluluk” olarak gördüklerini vurguladı.
Önemi
Bu açıklama, Türkiye’nin Orta Doğu’daki krizlere sadece diplomatik değil, sahada teknik ve askeri katkı sunabilecek bir aktör olarak konumlandığını gösteriyor.
Hürmüz Boğazı’nın önemi düşünüldüğünde bu hamle kritik:
• Küresel petrol ve doğalgaz akışının yaklaşık %20’si buradan geçiyor
• Mayın tehdidi, küresel enerji piyasalarını doğrudan etkiliyor
• Deniz ticaretinin güvenliği, uluslararası ekonomi için hayati
Türkiye’nin bu sürece dahil olması, Ankara’yı doğrudan küresel enerji güvenliği denklemine yerleştirir.
Arka planı
İran-ABD gerilimi sırasında Hürmüz Boğazı ciddi şekilde risk altına girmiş, mayınlama ihtimali ve deniz güvenliği sorunu küresel kriz başlıklarından biri haline gelmişti.
Son süreçte:
• ABD ve İran arasında ateşkes ve müzakere arayışları hız kazandı
• Boğazın yeniden güvenli hale getirilmesi için teknik çözümler gündeme geldi
• İngiltere ve Fransa öncülüğünde çok uluslu güvenlik planları tartışıldı
Türkiye ise başından beri askeri tırmanmaya karşı temkinli durarak diplomatik çözüm ve kontrollü müdahaleyaklaşımını savundu.
Genel değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye’nin son dönemde izlediği dış politika çizgisinin net bir yansımasıdır:
Savaşın tarafı değil, çözümün parçası olma stratejisi
Türkiye burada üç hedefi aynı anda gözetiyor:
1. Diplomatik dengeyi korumak
Hem İran hem ABD ile ilişkileri koparmadan hareket etmek
2. Sahada sınırlı ama etkili rol almak
Doğrudan askeri çatışmaya girmeden teknik katkı sunmak
3. Jeopolitik değerini artırmak
Enerji güvenliği ve deniz ticaretinde vazgeçilmez aktör haline gelmek
Ancak riskler de açık:
• Çok uluslu bir operasyonun çatışmaya evrilmesidurumunda Türkiye sahada zor bir pozisyona düşebilir
• İran’ın bu tür bir varlığı nasıl karşılayacağı belirsiz
• ABD öncülüğündeki bir yapının parçası olmak, Türkiye’nin “denge politikası”nı zorlayabilir
İnsani açıdan bakıldığında ise mayın temizleme faaliyetleri, doğrudan savaş riskini azaltan ve sivil deniz trafiğini güvence altına alan nadir olumlu müdahalelerden biridir.
Sonuç olarak, Türkiye’nin Hürmüz’de mayın temizleme ihtimalini değerlendirmesi; Ankara’nın kriz yönetiminde askeri güç yerine teknik ve insani katkıyı önceleyen, ancak aynı zamanda küresel stratejik rolünü büyüten bir yaklaşım izlediğini göstermektedir. Bu hamle, Türkiye’yi yalnızca bölgesel değil, küresel güvenlik mimarisinin aktif bir parçası haline getirebilir.
Çin’den Küresel Sistem Mesajı: “Birleşmiş Milletler Güçlendirilmeli”
Kim / Nerede / Ne zaman
Çin Dışişleri yetkilileri, Nisan 2026’da Birleşmiş Milletler platformlarında ve uluslararası toplantılarda yaptıkları açıklamalarda, BM’nin rolünün güçlendirilmesi gerektiğini vurguladı.
Ne oldu
Çin yönetimi, küresel krizlerin artmasıyla birlikte Birleşmiş Milletler’in daha etkin ve merkezi bir rol üstlenmesi gerektiğini açıkladı.
Pekin’in mesajında özellikle şu unsurlar öne çıktı:
• Uluslararası sorunların çözümünde BM’nin “ana platform” olması gerektiği
• Tek taraflı yaptırımlar ve güç politikalarının küresel istikrarsızlığı artırdığı
• Çok taraflılık ilkesinin yeniden güçlendirilmesi gerektiği
Çinli yetkililer, mevcut küresel sistemin parçalı hale geldiğini ve bu durumun krizleri derinleştirdiğini ifade ederek, BM merkezli bir düzenin daha istikrarlı olacağını savundu.
Önemi
Bu açıklama, Çin’in küresel sistemde nasıl bir düzen istediğine dair net bir çerçeve sunuyor.
Birincisi, Çin açık şekilde çok kutuplu ve kurumsal bir dünya düzenini savunuyor.
İkincisi, bu çağrı dolaylı olarak ABD’nin tek taraflı müdahalelerine ve yaptırım politikalarına yönelik bir eleştiri niteliği taşıyor.
Üçüncüsü, BM’nin güçlendirilmesi söylemi, aslında küresel güç rekabetinin kurumsal zemine taşınması anlamına geliyor.
Bu bağlamda Çin, askeri ve ekonomik rekabeti doğrudan çatışma yerine uluslararası kurumlar üzerinden dengelemeyi hedefliyor.
Arka planı
Son yıllarda uluslararası sistem ciddi bir parçalanma sürecine girdi:
• Rusya-Ukrayna savaşı BM Güvenlik Konseyi’nin etkisizliğini ortaya koydu
• ABD’nin yaptırım ve askeri müdahale politikaları tartışma konusu oldu
• Orta Doğu’daki krizler uluslararası koordinasyon eksikliğini gösterdi
• Küresel ticaret ve teknoloji savaşları derinleşti
Bu süreçte BM, özellikle veto mekanizması nedeniyle birçok kritik konuda etkisiz kalmakla eleştirildi.
Çin ise uzun süredir:
• egemenlik vurgusu,
• iç işlerine müdahale etmeme ilkesi,
• çok taraflı diplomasi
gibi kavramları öne çıkararak mevcut sistemi reforme etmek gerektiğini savunuyor.
Genel değerlendirme
Çin’in BM vurgusu, yüzeyde idealist bir çağrı gibi görünse de,arkasında güçlü bir stratejik hesap bulunuyor.
Çin, ABD merkezli güç kullanımını sınırlamak ve rekabeti kurumsal zemine çekmek istiyor.
Türkiye açısından bu gelişme dikkatle okunmalı:
• BM’nin güçlenmesi, orta ölçekli ülkeler için daha fazla diplomatik alan açabilir
• Ancak mevcut yapıda veto sistemi sürdükçe gerçek bir eşitlik sağlanması zor
• Türkiye’nin uzun süredir dile getirdiği “Dünya beşten büyüktür” yaklaşımı, bu tartışmayla doğrudan örtüşüyor
Ayrıca Türkiye, çok taraflı sistemin güçlenmesini desteklerken aynı zamanda kendi bölgesel inisiyatiflerini korumak zorunda. Çünkü küresel kurumların zayıf kaldığı durumlarda sahadaki gerçekliği bölgesel aktörler belirliyor.
İnsani açıdan bakıldığında ise BM’nin etkinliğinin artması, savaşların önlenmesi, insani krizlerin yönetimi ve uluslararası hukukun korunması açısından kritik önem taşıyor. Ancak mevcut haliyle BM’nin bu rolü tam anlamıyla yerine getiremediği de açık.
Sonuç olarak, Çin’in BM çağrısı, küresel güç rekabetinin yeni aşamasını yansıtıyor: doğrudan çatışma yerine kurumsal üstünlük mücadelesi. Bu süreçte Türkiye gibi ülkeler için fırsatlar kadar dikkat edilmesi gereken stratejik riskler de bulunmaktadır. İran’dan Güç Gösterisi: “Füze Kapasitemizin Önemli Kısmı Hâlâ Kullanılmadı”
Kim / Nerede / Ne zaman
İranlı askeri ve siyasi yetkililer, 25 Nisan 2026’da yaptıkları açıklamalarda ülkenin füze kapasitesine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Ne oldu
İran tarafı, son dönemde artan ABD-İran gerilimi ve bölgedeki askeri hareketlilik bağlamında dikkat çekici bir mesaj verdi. Yapılan açıklamada, İran’ın füze envanterinin yalnızca sınırlı bir kısmının kullanıldığı, asıl kapasitenin büyük ölçüde korunmaya devam ettiği ifade edildi.
Bu söylem, doğrudan bir askeri adım olmaktan ziyade caydırıcılık amaçlı stratejik bir mesaj olarak öne çıkıyor. İran, elindeki kapasitenin henüz sahaya tam olarak yansımadığını vurgulayarak karşı taraf üzerinde psikolojik baskı kurmayı hedefliyor.
Önemi
Bu açıklama, bölgedeki askeri dengenin hâlâ kırılgan olduğunu ve gerilimin kontrollü bir seviyede tutulmaya çalışıldığını gösteriyor.
Özellikle:
• İran’ın askeri kapasitesinin henüz “tam güçle” devreye sokulmadığı mesajı
• ABD ve müttefiklerine yönelik dolaylı bir uyarı
• müzakere sürecinde el yükseltme stratejisi
açısından kritik bir gelişme.
Bu tür açıklamalar, savaşın fiili olarak genişlemesini önlemeye yönelik bir “denge söylemi” de içerebilir. Çünkü taraflar çoğu zaman maksimum kapasiteyi kullanmadan karşı tarafı caydırmayı tercih eder.
Arka planı
İran, uzun yıllardır balistik ve seyir füzeleri konusunda bölgedeki en gelişmiş kapasitelere sahip ülkelerden biri olarak öne çıkıyor.
Bu kapasite:
• doğrudan askeri saldırı aracı,
• caydırıcılık unsuru,
• diplomatik pazarlık gücü
olarak üç farklı işlev görüyor.
ABD ile yaşanan son gerilimde de İran, füze gücünü sınırlı ölçüde kullanarak “kontrollü tırmanma” stratejisi izledi. Bu yaklaşım, doğrudan geniş çaplı savaşı tetiklemeden baskı kurmayı amaçlıyor.
Genel değerlendirme (Türkiye perspektifi)
İran’ın bu açıklaması, aslında sahadaki askeri durumdan çok stratejik iletişim savaşının bir parçası olarak okunmalı.
Türkiye açısından bu gelişme birkaç kritik anlam taşıyor:
• Bölgedeki askeri gerilimin henüz tam ölçekli bir savaşa dönüşmediği, ancak potansiyelin yüksek olduğu
• İran’ın elindeki kapasiteyi bir “sigorta” olarak tuttuğu ve gerektiğinde devreye sokabileceği
• ABD-İran müzakerelerinde askeri gücün bir pazarlık aracı olarak kullanıldığı
Bu tablo, Türkiye’nin bölgesel denge politikasını daha da önemli hale getiriyor. Ankara, hem İran hem Batı ile ilişkilerini koruyarak gerilimin yayılmasını önleyecek ara aktörlerden biri konumunda.
İnsani açıdan bakıldığında ise bu tür açıklamalar, doğrudan çatışma olmasa bile sürekli bir savaş ihtimalini canlı tutar. Bu durum, bölge halkları için kalıcı bir belirsizlik ve güvenlik kaygısı anlamına gelir.
Sonuç olarak, İran’ın “kullanılmayan füze kapasitesi” vurgusu, sahadaki askeri gerçeklikten ziyade müzakere masasında avantaj elde etmeye yönelik stratejik bir mesajdır. Bu söylem, gerilimin henüz zirveye ulaşmadığını ancak potansiyel olarak tehlikeli bir seviyede tutulduğunu göstermektedir.
Çin–Tayland Görüşmesi: Güneydoğu Asya’da Dengeler ve Ekonomik Güvenlik Vurgusu
Kim / Nerede / Ne zaman
Çin Dışişleri Bakanı ile Tayland Dışişleri Bakanı, Nisan 2026’da Pekin’de gerçekleştirdikleri resmi görüşmede bir araya geldi.
Ne oldu
Görüşmede iki ülke, özellikle Güneydoğu Asya’daki ekonomik iş birliği, güvenlik dengeleri ve bölgesel istikrar başlıklarını ele aldı.
Çin tarafı, Tayland ile ilişkilerin “stratejik ortaklık seviyesinde” güçlendirilmesi gerektiğini vurgularken, altyapı yatırımları, ticaret koridorları ve dijital ekonomi alanlarında iş birliğinin artırılmasını teklif etti.
Tayland ise bölgesel istikrarın korunması ve ekonomik bağımlılıkların çeşitlendirilmesi gerektiğini ifade ederek Çin ile ilişkilerin dengeli şekilde ilerletilmesi gerektiğini belirtti.
Görüşmede ayrıca Güney Çin Denizi’ndeki gerilimler, tedarik zinciri güvenliği ve ASEAN içi ekonomik entegrasyon süreçleri de gündeme geldi.
Önemi
Bu görüşme, Çin’in Güneydoğu Asya’da ekonomik nüfuzunu kurumsal diplomasi üzerinden genişletme stratejisinin devam ettiğini gösteriyor.
Özellikle:
• ASEAN ülkeleriyle ekonomik bağımlılıkların artırılması
• ABD-Çin rekabetinin bölgesel diplomasiye yansıması
• tedarik zincirlerinin güvenliği ve üretim merkezlerinin çeşitlendirilmesi
açısından kritik bir temas olarak değerlendiriliyor.
Tayland gibi denge politikası izleyen ülkeler için bu tür görüşmeler, büyük güçler arasında sıkışmadan ekonomik fayda elde etme çabasının bir parçası niteliğinde.
Arka planı
Çin, son yıllarda “Kuşak ve Yol Girişimi” üzerinden Güneydoğu Asya’da altyapı yatırımlarını artırarak bölgedeki ekonomik etkisini genişletiyor. Tayland ise hem Çin hem ABD ile ilişkilerini dengede tutmaya çalışan ülkelerden biri olarak öne çıkıyor.
Bölgede:
• ABD’nin Hint-Pasifik stratejisi
• Çin’in ekonomik entegrasyon projeleri
• ASEAN’ın iç bütünleşme çabaları
birbirini kesen rekabet alanları oluşturuyor.
Bu nedenle Çin–Tayland görüşmesi yalnızca ikili bir temas değil, aynı zamanda daha geniş Asya-Pasifik güç dengesinin bir yansımasıdır.
Genel değerlendirme
Türkiye perspektifinden bakıldığında bu gelişme, küresel sistemde ekonomik diplomasinin askeri rekabet kadar belirleyici hale geldiğini gösteriyor.
Çin’in bölgesel ortaklıklar üzerinden nüfuzunu artırması, küresel ticaretin ağırlık merkezinin Asya’ya kaydığını bir kez daha ortaya koyuyor. Bu süreç, orta ölçekli ülkeler için hem fırsatlar hem de bağımlılık riskleri barındırıyor.
Türkiye açısından ise Asya’daki bu ekonomik yoğunlaşma, dış ticaret ve lojistik koridorlarının çeşitlendirilmesi açısından dikkatle takip edilmesi gereken bir trenddir.
Sonuç olarak, Çin–Tayland görüşmesi, büyük güç rekabetinin doğrudan çatışma yerine ekonomik ve diplomatik hatlar üzerinden şekillendiği yeni küresel düzenin bir parçası olarak öne çıkmaktadır.

