TÖRE, KUT VE ADALET

Turk DEGS
Yazan: Turk DEGS
4 Dk. Okuma
4 Dk. Okuma

Hukuk tarihine ilişkin çalışmalarda, normatif düzenlerin gelişmişliği çoğu zaman yazılı kanun metinlerinin varlığı üzerinden değerlendirilmiştir. Bu yaklaşım, özellikle sözlü kültürün hâkim olduğu toplumlarda hukuk düzeninin niteliğini kavramayı zorlaştıran indirgemeci bir çerçeve üretmektedir.

İslam öncesi Türkler bu durumun en çarpıcı örneklerinden biridir. Hun, Köktürk ve Uygur gibi erken dönem Türk devletlerinde yazılı bir kanun külliyatının bulunmaması, bu toplumların gelişmiş bir hukuk anlayışına sahip olmadığı anlamına gelmemektedir.

Aksine “töre” adı verilen ve toplumsal mutabakata dayanan normatif sistem, devletin sürekliliğini sağlayan işlevsel ve bağlayıcı bir hukuk düzeni ortaya koymuştur.

Töre, İslam öncesi Türklerde hukuki, ahlaki ve siyasal normların tamamını kapsayan bütüncül bir düzeni ifade etmektedir. Ceza hükümleri, toplumsal ilişkiler, yönetim ilkeleri ve gündelik hayat törenin kapsamı içindedir.

Bu yönüyle töre, modern anlamda yalnızca pozitif hukuka karşılık gelmez; toplumun ortak değerlerini ve toplumsal hafızasını yansıtan bir düzenleyici çerçeve sunmaktadır. Törenin bağlayıcılığı, yazılı bir metne dayanmasından değil, kuşaktan kuşağa aktarılan ortak kabullerden beslenmiştir.

Sözlü aktarım yoluyla canlı tutulan bu normlar, toplumsal hafızanın sürekliliği sayesinde güçlü bir meşruiyet kazanmıştır. Töreye aykırı davranışlar yalnızca bireysel bir sapma değil, toplumsal düzeni tehdit eden bir ihlal olarak görülmüştür.

İslam öncesi Türk hukuk düzeninin meşruiyet kaynaklarından biri, ilahi nitelik taşıyan “kut” kavramıdır. Kut, kağanın yönetme yetkisini ve töreyi uygulama sorumluluğunu Tengri’den aldığına dair inancı ifade etmektedir. Bu anlayış, siyasal iktidarı kutsal bir temele dayandırmakla birlikte keyfi bir yönetime de izin vermemiştir.

Kağan, kut sahibi olmakla birlikte törenin üzerinde değildir; aksine töreyi korumak ve yaşatmakla yükümlüdür. Bu durum, iktidarın hukuki sınırlarla çevrelendiğini ve yöneticinin sorumluluk bilinciyle hareket etmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Töreye aykırı davranan bir kağanın kutunu kaybedebileceği inancı, hukuk düzeni açısından önemli bir denge mekanizması işlevi görmüştür. Bu çerçevede hukuk, yalnızca dünyevi bir düzenleme aracı değil, aynı zamanda kutsal bir sorumluluk alanı olarak algılanmıştır. Hukuka riayet, toplumsal düzenin korunmasının ötesinde, ilahi iradeye saygının da bir göstergesi kabul edilmiştir.

İslam öncesi Türk hukuk anlayışının dikkat çekici yönlerinden biri, toplumsal iradeye verdiği önemdir. Kurultay/toy, kağan, boy beyleri, komutanlar ve bilge kişilerin katılımıyla toplanan istişari bir meclis niteliği taşımıştır. Bu meclisler, yalnızca savaş ve barış gibi stratejik kararların alındığı platformlar değil, aynı zamanda törenin yorumlandığı ve güncellendiği hukuki merciler olmuştur.

Kurultay, hukukun toplumsal mutabakatla şekillendiğini gösteren somut bir mekanizmadır. Hukuki normların yalnızca merkezi otoritenin iradesiyle değil, ortak akılla belirlenmesi, erken dönem Türk siyasal kültüründe istişarenin ne denli köklü bir yere sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

İslam öncesi Türk hukuk düzeninin temel ilkelerinin başında gelen adalet, hukukun nihai amacı olarak görülmüş; kağanın temel görevi töreyi adil biçimde uygulamak şeklinde tanımlanmıştır. Devlete bağlılık ve toplumsal düzenin korunması, hukukun diğer temel hedefleri arasında yer almıştır. Hukuk, bireyi olduğu kadar toplumu ve devleti de koruyan bir mekanizma olarak işlev görmüştür. Bu yönüyle eski Türk hukuk anlayışı, bireysel haklarla toplumsal sorumluluk arasında dengeli bir ilişki kurmuştur.

Bu çerçevede töre, keyfi iktidarın değil; sorumluluk bilinciyle sınırlandırılmış bir yönetim anlayışının taşıyıcısı olmuştur. Hukukun, yöneticiyi de bağlayan bir üst norm olarak kabul edilmesi, İslam öncesi Türk devlet geleneğinde adalet fikrinin ne denli merkezi bir konumda yer aldığını ortaya koymaktadır. Bu durum, Türk siyasi düşüncesinin erken safhalarında dahi iktidar-hukuk ilişkisine dair güçlü bir farkındalığın mevcut olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

İslam öncesi Türk hukuk mirası, yalnızca kendi tarihsel bağlamı içinde değerlendirilmesi gereken bir olgu değildir. Töre temelli bu anlayış, Türklerin sonraki yüzyıllarda kurdukları devletlerde de adalet, istişare ve kamu düzeni kavramlarının süreklilik göstermesinde belirleyici bir arka plan oluşturmuştur. Bu süreklilik, Türk tarihinin kesintilerle değil, ortak bir zihniyet ve devlet aklı etrafında şekillenen uzun soluklu bir tecrübe olarak okunmasına imkân tanımaktadır.

Bu Yazıyı Paylaş
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir