Uygarlık ve Millet

Turk DEGS
Yazan: Turk DEGS
14 Dk. Okuma
14 Dk. Okuma


Bir milletin ayrı fertleri olarak yüzyıllardır üzerinde uzlaşamadığımız birçok konu mevcut, belki aynı
fikirlere en yakın olduğumuz düşünceler ile bile birçok yerde birbirimizden ayrılıyoruz. Kimimiz bu
fikirlerin ardında bir yaşam kurmayı hedefliyor kimimiz ise fikirlerinin ardına düşecek kadar bunları
önemsemiyor bile. Ancak her koşulda insan yaşamını ve dünyasını etkileyen şey fikirlerdir. Para bir
fikirden ibarettir, ideolojiler de öyle, inançların tümü düşüncelerin kaynağından akıp gelir, burada
belirleyici unsur bu inançların ne kadar büyük iradeler tarafından desteklendiğidir.
Her inanç içinde gerçekle ilgili bir takım çelişkiler barındırır, eğer bir inancın gerçekle çelişkisi ne
kadar çok gün yüzüne çıkarsa o inanca duyulan bağlılık da bir o kadar sarsılır ve zaman içerisinde
o inanca bağlı olarak geliştirilen her şey geçerliliğini yitirmeye başlar. Yirminci yüzyıl dünyada fikir
savaşlarının en çok öne çıktığı dönemlerden biri olarak tanımlanır, bu fikirler gerçek üzerinde
kendilerini sınarlar ve sınavı geçemeyen düşünceler tarih sahnesinden de elenir. İnançlar bazı kök
temeller üzerine kuruludur. Bugün burada Türk Milletinin tarihsel süreçleri içerisinde baskın olarak
gösterdiği iki temel fikirden ve bu fikirlerin günümüzdeki sonucu olarak Cumhuriyet idealinden
bahsedeceğiz.
Dünyada tüm medeniyetler farklı karakteristik yapılarıyla öne çıkarlar, Türk Milletinin de tarih
boyunca açığa çıkan en büyük özelliği Hürriyet ve İstiklal isteğidir. Bugün bizi dünyanın geri
kalanından ayıran, sınırları içerisinde yaşadığımız Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran, bu devlete
sosyal ve siyasi tarihi boyunca yön veren ve hatta bugün bile dolaylı olarak yaşadığımız her türlü
toplumsal gündeme sebep olan bu millet idealidir. Devlet aklı olarak bahsedilen ve herkes için
karanlık bir gizem olan unsur da işte tam olarak budur ki, yeri geldiğinde büyük bir asker
tarafından, yeri geldiğinde siyasi bir lider, bir devlet görevlisi, büyük bir yazar, müzisyen, sinema
oyuncusu, esnaf veya halktan herhangi biri tarafından bile gösterebilir kendini. Ve milletin şah
damarına uzanan bu ateş bir kez fitillendi mi amacına ulaşana kadar yok etmesi imkânsız bir ateş
olarak varlığını sürdürmeye devam eder.
Bu konudaki incelemenin detaylarına inmeden önce şunu da ifade etmek gerekir ki toplumlar
bireylerden oluşur ve her bir birey kendi içinde ne kadar yüksek bir istikrar ve iradeye sahipse
topluma mâl olma ve toplumu etkileme gücü de o kadar yüksektir. Dolayısıyla toplumun
genelindeki ideal yönelimler her bireyin içinde bağımsız olarak ortaya çıkacağı gibi yüksek iradeler
tarafından yönlendirilebilir de. Bunun ne kadar başarılı olacağı da yükselen idealin toplumun
geneline ne kadar yatkın olduğu, düşüncenin kendi zamanındaki inandırıcılığı ve gerçekle olan
ilişkisi ile ilgilidir.
Bazı fikirler zamanla parlayıp kısa bir süre içerisinde sönebilirler, dünyadaki komünizmin, faşizmin
ve emperyalizmin bu konudaki akıbetleri incelenebilir. Düşüncelerin beslendiği temel kaynaklar,
ekonomik ve askeri doktrinler, öngördükleri sosyal yapılar bu hususta belirleyici etkenlerdir. Ancak
kimi düşünceler ise yine beslendikleri kaynaklara göre tarih sahnesi üzerinde daha uzun sürelerde
kalıcılıklarını sürdürebilirler. Örneğin günümüzde milliyetçilik, sosyal demokrasi, özgürlük, adalet ve
eşitlik gibi ilkelerin güncelliği de bu düşüncelerin; insanın, ihtiyaçlar hiyerarşisindeki temel
güdülerine olabildiğince yakın ve sarsılmaz olması ile ilgilidir.
Ulusların ve medeniyetlerin davranışlarını analiz etmek için yaşanan coğrafi, diplomatik ve sosyal
olayların yanı sıra dünyadaki akademik ve kültürel gelişmelerin de kuşku götürmez etkisini göz
önünde bulundurmak gerekir. Dünya kültür medeniyetleri zamanın kaçınılmaz akışı üzerinde bir yol
üzerindedir ve onları yönlendiren tüm değişkenlerin etkisi altındatoplum, kendisi için olumlu ya da
olumsuz bir sonuç doğuracak olsa bile bir hedefe doğru ilerlemektedir. Toplumlar için zamanın
mutlak akışı geri alınamaz dolayısıyla gerçekleşen her olay birikim içerisinde belirleyici bir noktaya
sahiptir. Toplumu yönlendiren bu değişkenler süreç içerisinde bambaşka noktalara evirilseler bile
önceki dönemlerin etkileri birikim üzerinde sonuçlarını göstermeye devam eder ve yeni yönelimler
kendilerini içinde bulundukları mevcut şartlara göre yeniden endeksler veya güdümler. Bu noktada
toplumun refahına giden yolların önünde çeşitli engeller bulunur. Bu yollar dünyanın siyasi, coğrafi,
sosyolojik ve kültürel yapısı ile insan doğasının psikolojik gerçekleri tarafından yüksek bir sınama
altında kendilerini gerçekleştirmeye çalışırlar. Çoğu durumda insan sistemi çeşitli açıklar vererek
bu açıkların sonuçları altında kendilerini yenilemeye ve evrimleşmeye mahkûm kalır. Bu döngü
tarih boyunca kendini sürekli tekrar eder. Tabii ki de Türk medeniyeti de bu kaderden mahrum
değildir ve tarih içerisinde sürekli kendini bu imtihanların içerisinde sınar. Toplum; doğal, siyasi,
ekonomik ve sosyal şartlar altında bu yollardan geçer ve sonuçlarına da yine kendini toplum
üzerinde gösterir. Doğal seleksiyonun eleyici sistemi kendini bir deneme tahtası olarak gösterir,
parmaklarıyla saymaya ve bu deneme tahtası üzerinde matematiği keşfedip bir sıçrama
gerçekleştiremeyen toplumlar, matematiği keşfeden toplumların gerisinde kalırlar. Felsefenin, yani
insana özgü bir özellik olan düşünme eyleminin ve felsefenin bir sonucu olarak bilimsel
düşüncenin önemini idrak etmek de bu yollardaki medeniyetler için matematiksel bir gerçek kadar
büyük bir zaruriyettir. Son olarak gösterilen yüksek iradeler, ele alınabilecek tüm şartlar, yaşanan
tüm gelişmeler ve halkın tüm unsurları da bu kültür medeniyetlerinin içerisindedir, bunlara dâhildir
ve asla ayrı olarak düşünülmemelidir.
Türk Medeniyetinin unsurları ve özele indirgenmiş olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan başlıca
Türk toplumları tarihin karanlık dönemlerinden beri göçebe bir yaşam tarzı benimsemek, gittiği her
yerde her an savaşmaya ve tutunmak için çaba göstermeye hazır olmak zorunda kalmış olan bir
kültürden gelmektedir. İmgesel olarak kendilerini yakın hissettikleri bozkurt sembolü kolektif bir
bilinç tarafından nesiller boyunca benimsenmiş ve yaşamın diğer tüm alanlarında da aynı yaşam
biçiminin kültürel etkileri gözlemlenmiştir. Türkler gittikleri her coğrafyada bozkurtlara has bir
duyarlılıkla egemen ve özgür olma isteklerini açıkça göstermiştirler. İncelememize bozkurt örneği
üzerinden devam edecek olursak, gruplar üzerinde sürekli puslu havanın yarattığı bir tedirginlik ve
dikkat hâkimdir ancak asla baskınlıklarını, birbirlerine olan kenetlenmelerini ve savaşa hazır oluş
durumunu kaybetmek istemezler. Bunun sebebi gittikleri her yerde her an dışarıdan gelecekleri
tehlikelere açık ve nispeten yabancı olmalarıdır. Türklerde de tarihin uzun bir dönemi boyunca bu
durum benzerdir, bildikleri coğrafyalarda dahi tam olarak yerleşik bir yapıya sahip olmamalarından
ötürü daimi bir duyarlılık ve hazırlık durumu içerisindedirler. Bu durum hem toplumun daha küçük
parçaları olan boylar için hem de büyük ölçekteki devletler için de geçerlidir. Zamanla birçok
etkenin değişmesinden ötürü kaynaklanan yaşam tarzındaki değişimler dahi Türklerin öz
kimliklerindeki bu özelliklerin tamamen yok olmasına yeterli gelmemiştir. Ancak Türk toplum yapısı
ve Türk refleksleri de zamanın ve doğanın şartlarına göre çeşitli değişimler geçirmiştir. Dini, coğrafi,
kültürel, bilimsel ve siyasi değişimlerin birçoğu Türk milletinin yaşam tarzına doğrudan etki etmiş
ve onu çetin bir yola sürüklemiştir.
Dünya medeniyetindeki kültürel ve bilimsel ilerlemeler her bir adımda daha gelişmiş ve daha
karmaşık bir hale gelirler çünkü bir birikim üzerinde inşa edilirler ve nesilden nesle bu aktarım
güçlendikçe yapının anlaşılabilirliği için gerekli olan eğitim düzeyi de yükselir. Bu yapı çağına bağlı
olarak belirli biz düzeyin üzerine geçtiğinde ise bu yeni kültür veya bilimsel ilerleme ile karşı karşıya
kalmış ulusların iki seçeneği vardır, onu olduğu gibi kabul edip ithal etmek veya en baştan
başlayarak aynı gelişmişlik düzeyine ulaşana kadar bir kültürü veya bilimi kendi özüne göre tekrar
inşa etmek. Türklerin de tarih boyunca sürekli karşı karşıya kaldığı durum bu şekilde açıklanabilir,
örneğin Uygurlar çağının kültürel ve bilimsel gelişmişlik düzeyine ulaşmak için Maniheizm dinini
benimsemiş ve bunun bir neticesi olarak olabildiğince hızıyla kendi gelenek, görenek ve kültürlerini
terk etmişlerdir. Nispeten daha temel ve basit bir inanış şekli olan Animizm ve Şamanizm doğayla
insan yaşamını bir arada tutan bir dini görüş sistemidir. Türklerin o döneme dek gelen en gelişmiş
inanç sistemleri olan Tengrizm bile Şamanizm’in ritüel sistemlerinden yeterince uzaklaşmamış,
kutsal metinler oluşturamamış ve din kültürünü dünyanın o dönemdeki diğer ulusları ile aynı
düzeye getirtecek kadar kapsamlı bir ilerleyiş gösterememiştir. Dolayısıyla kültürel ve siyasi olarak
son derece büyük bir sıkışıklık halinde bulunan Uygurlar da bu evrimsel süreci gerçekleştirecek bir
ortam bulamamış ve kendi kültürlerinden vazgeçmişlerdir. Benzer bir durum İslamiyet’i
benimseyen Türk boyları için de söylenebilir. Ancak Uygurlardan farklı olarak İslamiyet’in
benimsendiği coğrafyadaki kültür ve devlet sistemi daha baskın olan ve ellerinde yeterli siyasi
gücü barındırmayı başarabilmiş olan diğer Türk boylarının bu noktadaki akıbetleri Uygurlar ile bir
olmamış ve farklı bir din benimsemiş olsalar dahi bu tehlikeli değişimden kimlik bilinçlerini tam
olarak yitirmeden nispeten daha kazançlı bir şekilde yararlanabilmişlerdir. Din ve Siyaset gibi
birbirinden farklı ve son derece karmaşık disiplinler tarihsel süreçler içerisinde büyük
yolculuklardan geçerek kendilerini geliştirirler. Örneğin İslamiyet’in doğuşu için öncesinde
Hristiyanlık, Putperestlik, Musevilik, Mısır Mitolojilerinin gelişmesi ve kendilerini devam ettirmeleri,
Pers inanç ve görüşlerinin coğrafya üzerinde yerleşmesi, İbranilik, Sümer inanç ve mitolojileri ve
hatta Platon ve Aristo dönemi Yunan felsefesinin gelişmesi bile çok kritik dönemeçlerdir. Ve
İslamiyet’in kabulü, İslamiyet her ne kadar Arap menşeili bir din dahi olsa Arap kültür ve
medeniyetini çok köklü değişimlere uğratmıştır. Türk kültür ve medeniyeti de İslamiyet’in kabul
edilmesi ile çok köklü bir değişime ilk adımını atmıştır. Türkler yalnızca dini sistemlerinde dış kültür
merkezlerinden etkilenmemiştir. Edebiyat, sanat, bilim, yönetim biçimi gibi birçok disiplinde
özellikle başta Pers, Arap ve Roma-Yunan medeniyetinden olmak üzere birçok kültür
medeniyetinden de beslenmiştir. Ancak elbette ki bir ulus ve medeniyet olmanın gereklilikleri bu
kadar ile sınırlı değildir, evet etkileri çok yüksektir ancak daha temel kültürel özellikler olan soy, dil,
yaşam biçimi ve Türklerin o dönemler diğer medeniyetlerden daha gelişmiş olduğu Askeri
disiplinler, hayvancılık ve diğer kimlik unsurlarındaki baskınlıkları ve Türklerin o dönemdeki siyasi
güçleri, Türklerin bu dengeyi kurmalarında onlara yardımcı olmuştur. Dikkat edilmesi gereken bir
diğer husus da Kore medeniyetinin yüzyıllarca Çin baskısı altında kalıp güçlü bir devlet kuramamış
olmalarına karşın yine de kültürlerini sürdürmeye devam etmiş olmalarıdır. Bu da şuna işaret
etmektedir ki evet, kültür birçok unsurdan dolayı etkilenebilir ancak yerleşmiş bir kültürün
tamamen yok olması da her durumda beklenebilecek bir şey değildir. Dolayısıyla Selçuklular en
güçlü oldukları dönemde her ne kadar kültürel olarak tamamen öz Türk kültüründen beslenmiyor
olsalar da bulundukları coğrafyayı rahatlıkla domine edebilecek güçteydiler ve kimlik bilinçlerinden
hiç de öyle uzakta değildiler. Devlet dili Farsça, devlet dini Arapça ve felsefesi Yunan felsefesi
etkileri altında olsa dahi Türk egemenliği baskınlığını sürdürmekteydi.
Ancak Selçuklu Devletinin kültürel yapısı ile Osmanlı İmparatorluğunun içerisinde bulunduğu
kültürel durum birbirinden her açıdan çok daha farklıdır. Bu dönemde Türk medeniyetinin eski
kimliğinden neredeyse her alanda çok büyük bir hızla uzaklaştığı görülebilir. Halkın sosyal yapısına
kadar indirgenmiş bu değişimler, Türk ulusunun bilimsel ve kültürel gelişmeyi kendi içerisinde inşa
edememiş olmasından kaynaklanır. Fransa, Almanya, İngiltere veya İtalya medeniyetleri bugün bu
durumdan Türklerin olduğu kadar mustarip değildir. Avrupa toplumları Hristiyanlığın dini sistemi
içerisindeki yeterlilik vadelerini doldurmuş, bilimsel ve kültürel gelişmeler ile birlikte Rönesans ve
Reform hareketlerine başlamış iken, Osmanlılar henüz daha kendi sistemlerini kültür medeniyetinin
içine oturtma çabası içerisindedir. Osmanlıya kendi gücünü veren tüm bu etkenler aynı zamanda
Osmanlı ulusunu hiçbir zaman geriye dönülemeyecek bir kertede etkilemiş ve uygarlığı içinden
çıkılmaz sorunların içerisine sürüklemiştir. Batı medeniyetleri dogmatik bilgilerin getirdiği çökmeyi
fark edecek seviyeye erişmiş iken, Osmanlı ulusu yükselen İmparatorluğun kaynaklarını aynı
yöntem ve teknikler ile elinde tutmak, vergi kaynaklarından faydalanmak, görece daha başarılı
olarak gördükleri ve Hristiyanlığa nazaran yükseliş devrini daha yakın bir tarihte yaşamış olan
İslam’a tamamen bağlı kalmak ve doğru olduğuna inandıkları bu düşünceyi tüm dünyada egemen
kılmak için artık zayıflamış ve etkisini yitirmiş bir mücadeleyi göstermeye devam etme çabası
içerisindedir. Bu sırada dünyadaki gelişmelerden uzak kalmış doğu uygarlıkları da büyük savaşların
ve iç çatışmaların etkisi altındadır. Coğrafi keşifler, teknolojik ve bilimsel birçok ilerleme
Osmanlılara kendilerini dünya hâkimiyeti zaferine değil tam tersi çöküşe sürükleyen bir yolda
olduklarını kanıtlamaya yetmemiştir. Onlar hala güçlü oldukları inancındadır ve hem devlet
yapılarını hem de sosyal yapılarını bu inanca göre revize etmeye devam etmektedirler. Bu noktada,
Türk kimliği ve kültürü üzerinde ciddi bir kriz yaşanır. Osmanlı, İslam dünyasının lideri olarak kalma
amacını güderken, Türklerin öz kimliği ve kültürel unsurları giderek arka planda kalmıştır. Türkçenin
devlet dili olarak zayıflaması, eğitimin dini temellere dayanması ve Batı’daki gelişmelere kayıtsız
kalınması, bu krizin derinleşmesine neden olmuştur. Çok kısa bir süre içerisinde ardı arkası
kesilmeyen akıl sır ermez mağlubiyetler birdenbire opak bir şekilde görünür oluverirler.
Bu incelememiz içerisinde daha önce kültürel ve bilimsel bir sistem zaman içerisinde kendini ne
kadar geliştirirse, geri kalmış bir uygarlık için de o kadar anlaşılmaz ve karmaşık bir hale gelir
demiştik. Rönesans devriminde gözle görülmeyecek kadar minik adımlarla ilerleyen bilimsel ve
kültürel gelişmeler sanayi devrimiyle birlikte kendilerini o kadar yüksek eşiklerde açığa çıkarırlar ki
tüm dünya yaşanan bu evrim karşısında çaresiz kalır. Osmanlı ise gözleri önünde gerçekleşen bu
devrimleri fark edememenin bedellerini çok acı kayıplar yaşayarak öder. Kimi zaman sayı, kimi
zaman kuvvet üstünlüğüne rağmen Avrupa Devletleri ve Ruslara karşı yaşanan ağır mağlubiyetler,
biri bitmeden öteki başlayan isyanlar, parça parça kaybedilen topraklar, yozlaşan ordu ve din
sisteminin yarattığı büyük aksaklıklar, tüm bunların karşısında İmparatorluğu destekleyecek millet
bilincine sahip eğitimli bir halkın bulunmaması ve hatta halkın bile İmparatorluğun acı kıvranışları
içerisindeki hamlelerine tepki ve mesafeyle yaklaşması artık Osmanlılar için kaçınılmaz bir sonun
başlangıcı olmuştur. Yüzyıllarca süren ve yavaş yavaş nüfuz eden tüm değişimlerin karşılığını alma
vaktidir artık Türk uygarlığı için. Bu dönemden sonra artık Türkler, kültürel olarak muhafaza
edebildikleri en güçlü değerler ve sonradan edindiği tüm özellikler ile baş başadır artık.

Melek Akyapı

Bu Yazıyı Paylaş
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir