Yazan:Bekir Atacan
Parçalama siyasetinin içe dönüşü
Bugün İran sokaklarında yaşananları geçici bir protesto dalgası ya da sıradan bir ekonomik hoşnutsuzluk olarak okumak mümkün değildir. Kamusal alanlardan Kasım Süleymani’nin posterlerinin indirilmesi ve doğrudan dini lider Ali Hamaney’i hedef alan sloganlar, geçim sıkıntısının çok ötesine geçen; rejimin devrimci ve güvenlik merkezli meşruiyetini hedef alan derin bir sembolik kırılmaya işaret etmektedir.
Kasım Süleymani yalnızca bir askerî komutan değildi. O, İran’ın dışa dönük yayılmacı stratejisinin, sınırları aşan “derin devlet” anlayışının ve kriz ihraç ederek içeride denge kurma siyasetinin simgesiydi. Bugün bu sembolün hedef alınması, İran toplumunun kayda değer bir bölümünün artık şu bağlantıyı açık biçimde kurduğunu göstermektedir:
• Ülkedeki yoksullaşma ve ekonomik boğulma,
• Rejimin pahalı, yıpratıcı ve sürdürülemez bölgesel nüfuz projeleriyle doğrudan ilişkilidir.
Bu tablo, uzun yıllar boyunca topluma dayatılan “bölgesel güvenlik karşılığında iç yoksulluk” denklemine açık ve net bir reddiye anlamına gelmektedir.
Söz konusu gelişmeler, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik son açıklamalarından bağımsız değerlendirilemez. İlk bakışta diplomatik bir uyarı izlenimi veren bu sözler, gerçekte açık bir istihbarî–caydırıcı mesaj niteliği taşımakta ve bölgesel güç mücadelesinde yeni bir evreye girildiğini göstermektedir.
Fidan’ın “Sahip olduğunuz kabiliyetlere başkaları da sahip” ifadesi, İran’ın uzun yıllar boyunca tekelinde tuttuğunu düşündüğü asimetrik savaş araçlarının —milis ağları, mezhepsel kışkırtma, toplumsal fay hatlarını istismar etme— artık ayrıcalık olmaktan çıktığının ilanıdır. Bu araçlar tek yönlü işlememekte; giderek daha belirgin biçimde, kullanıcısına da geri dönmektedir.
“Pencerelerinize taş atılmasını istemiyorsanız, komşularınızın pencerelerine taş atmayın” cümlesi ise mütekabiliyet ilkesinin en yalın ifadesidir. Başka ülkelerin iç toplumsal dokusunu hedef alan her müdahale, İran’ın kendi iç yapısının da benzer biçimde hedef alınmasına zemin hazırlamaktadır.
Belki de en kritik vurgu, “Dünyada artık hiçbir şey gizli kalmıyor” ifadesidir. Bu söz, gri alan savaşlarının ifşa olduğu, örtülü operasyonların ve inkâr edilebilir müdahalelerin sürdürülemez hâle geldiği yeni dönemin ilanıdır. Sahalar artık kapalı değil; roller açık, sonuçlar ise giderek daha az kontrol edilebilir durumdadır.
Bu çerçevede şu tespit stratejik açıdan isabetlidir:
Eğer İran, Hatay’da selefi, Şii ve Alevi unsurları; Suriye’de ise farklı aktörleri —yer yer İsrail’le örtülü kesişmeler dâhil— devreye sokarak fay hatlarıyla oynamışsa, artık aynı araçların İran’ın iç dengelerine yönelmesi de mümkündür.
Mesele artık yalnızca coğrafya üzerinden yürüyen bir nüfuz mücadelesi değildir. Asıl mücadele; meşruiyet, devrim anlatısı, toplumsal bütünlük ve rejimin tehdit tanımını tek başına belirleme iddiası üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bugün İran’da sarsılan şey henüz doğrudan rejimin kendisi değil; onu ayakta tuttuğu varsayılan mutlak kontrol efsanesidir.
Sonuç nettir:
Kaosu fikrî ve pratik bir araç olarak kullananlar, bir gün onun kendi evlerine dönmesine de hazırlıklı olmak zorundadır.
Çünkü parçalama siyaseti, uzun vadede hiçbir zaman yalnızca dışarıda kalmaz.

