Türklerin en eski millî çalgısı kabul edilen kopuz, Türkistan menşeli bir çalgıdır ve çeşitli coğrafyalarda Türk kültürü içerisinde yer alan birçok çalgının kopuzdan türediği düşünülmektedir. Kopuzun köklerinin Dede Korkut’a kadar uzandığı inancı mevcuttur. Dede Korkut tarafından icat edildiğine ve kutsal bir çalgı olduğuna inanılan kopuzun, Korkut Ata tarafından çalındığında rüzgârın durduğu, dağların yerinden doğrulduğu, kuşların uçmayıp havada kaldığı ve suların akmaz olduğuna yönelik bazı inanışlar bulunmaktadır. Kopuzun bir çalgı ismi olarak kullanıldığına dair bilinen en eski metin Uygur dönemine aittir. Orijinali Sanskritçe olan ve 10. yüzyılda Uygurca’ya çevrildiği düşünülen “Edgü Ögli Tigin ile Ayıg Ögli Tigin” hikâyesinde şehzadenin kopuz çalıp şarkı söylemedeki maharetinden söz edilmektedir. Türk kültürünün eşsiz sözlüğü Dîvânü lugāti’t-Türk’te Kâşgarlı Mahmud, “kubuz” kelimesi ud benzeri bir çalgının adı olarak açıklamaktadır. Eserde “kubzamak/kupzamak” fiili “ud çalmak”, “kubuzluğ kişi” tabiri “kopuz, ud çalan kimse” anlamında açıklanmıştır.
Kopuz kelimesinin “içi oyuk, içi boş” vb. anlamlara gelen “kovmak” veya “kovımak” kökünden türediği düşünülmektedir. Bazı kaynaklarda ise, “gop/kop” ve “uz” kelimelerinin birleşiminden meydana geldiği belirtilmekte; “gop/kop” kelimesinin ise eski Türk dilinde “içi boş ağaç”, uz kelimesi ise “yay” anlamında kullanıldığı ifade edilmektedir. Kelimenin kovmak/kovımak kökünden daha çok “kopmak, fırlamak, seyirtmek” anlamlarına gelen “kopsamak” fiil kökünden oluştuğu görüşü de mevcuttur. Türkistan’da bahşılar koşukları, saguları, yırları, destanları dile getirirken onlara kopuz eşlik etmektedir. Aynı zamanda kopuz, kötü ruhları kovma ve iyi ruhlardan yardım isteme aracı olarak, hastalıkları tedavi ederken ve dinî âyinleri yönetirken de kullanılmıştır.
Kopuz adıyla anılan çalgılar kullanım özelliklerine göre iki sınıfa ayrılmaktadır. İlk sınıfı meydana getiren çalgılar, el ya da yay ile çalınanlardır. Bu tür çalgıların gövdeleri ağaçtan, telleri ise bağırsak ya da at kılından yapılmaktadır. Telli çalgıların yay kısımlarında ise at kılı kullanılmaktadır. İkinci sınıfta yer alan çalgılar ise ağız çalgılarıdır. Bu sınıftaki çalgılarda metal bir çatalın arasına yerleştirilmiş metalden bir dilin parmakla titreştirilmesi neticesinde ses meydana gelmekte ve ağız boşluğunun yardımıyla melodi oluşturulmaktadır. Türkistan’ın birçok yerinde bu tipteki çalgılar “ağız kopuzu” ya da “ağız tamburası” olarak anılmaktadır.
Türklerin var olduğu ve hâkimiyet kurduğu bütün coğrafyalarda kopuz farklı şekilleri ile görülmektedir. Anadolu coğrafyasına ise sazın atası olarak gelmiştir. İbn Bîbî’nın aktarımına göre; Anadolu Selçuklu ordularında, kopuz çalarak kahramanlık sahnelerini tasvir eden müzisyenler bulunmaktadır. Kopuz çalanların ordu içerisinde yer alması geleneği Osmanlı’da da devam etmiştir. Evliya Çelebi Seyahatnâme’sinde, Bağdat seferi öncesinde düzenlenen bir esnaf alayında esnaf arasında kopuz yapan ve çalanların yer aldığını kaydetmiştir. 14-16. yüzyıl Çağatay, Azerbaycan ve Anadolu ağızlarında söylenen şiirlerde kopuz kendisine yer bulmuştur. Öyle ki Yunus Emre’nin, “Ey kopuz ile çeşte aslın ne durur işte…” dizeleri bu duruma bir örnektir.

