Cihat Yaycı ; Venezuela Üzerinden Okunan Küresel Güç Mücadelesi

Turk DEGS
Yazan: Turk DEGS
7 Dk. Okuma
7 Dk. Okuma

Cihat Yaycı yazdı

Venezuela Üzerinden Okunan Küresel Güç Mücadelesi

Venezuela’da son dönemde yaşanan gelişmeleri doğru okuyabilmek için meseleyi yalnızca birkaç günlük askeri hareketlilik veya anlık diplomatik açıklamalar çerçevesinde değerlendirmek büyük bir yanılgı olur. Venezuela meselesi; tarihsel arka planı, enerji jeopolitiği, ABD’nin Latin Amerika’ya bakışı ve küresel güç mücadelesi birlikte ele alınmadan anlaşılamaz.

ABD–Venezuela ilişkileri 20. yüzyılın başında, Venezuela’nın petrol rezervlerinin keşfiyle birlikte şekillenmeye başlamıştır. Coğrafi yakınlığı ve zengin hidrokarbon kaynakları nedeniyle Venezuela, ABD açısından stratejik bir ülke hâline gelmiştir. Bu dönemde ilişkiler ideolojik değil, büyük ölçüde ekonomik temelde yürütülmüştür. ABD’li petrol şirketleri Venezuela enerji sektöründe belirleyici rol oynarken, Washington yönetimi ülkedeki siyasal rejimlerin niteliğinden ziyade istikrara ve petrol akışının sürekliliğine öncelik vermiştir.

Soğuk Savaş döneminde Venezuela, Latin Amerika’daki birçok ülkenin aksine ABD ile uyumlu bir çizgide kalmıştır. 1958’de askeri diktatörlüğün sona ermesi ve demokratik bir yönetimin kurulması, Venezuela’yı Washington nezdinde “istikrarlı müttefik” konumuna taşımıştır. Bu dönemde OPEC’in kurucu üyelerinden biri olmasına rağmen Venezuela, Batı dünyasıyla bağlarını koparmamış; ABD ile ilişkilerini karşılıklı çıkarlar temelinde, görece sorunsuz bir biçimde sürdürmüştür.

Ancak bu dengeli ilişki düzeni, 1999 yılında Hugo Chávez’in iktidara gelmesiyle köklü biçimde değişmiştir. Chávez yalnızca yeni bir hükümet değil, ABD hegemonyasına meydan okuyan ideolojik bir proje ortaya koymuştur. “Bolivarcı Devrim” olarak adlandırılan bu süreçte Venezuela, petrol gelirlerini sosyal politikalar için kullanmayı ve dış politikada ABD’den bağımsız bir çizgi izlemeyi hedeflemiştir. Chávez’in söylem ve politikaları, ABD açısından Venezuela’yı sorunlu ve öngörülemez bir aktör hâline getirmiştir.

2002 yılında Chávez’e karşı gerçekleştirilen kısa süreli darbe girişimi, iki ülke ilişkilerinde tarihsel bir kırılma yaratmıştır. ABD’nin darbeyi doğrudan organize ettiğine dair kesin kanıtlar bulunmasa da, erken verilen diplomatik tepkiler Venezuela’da derin bir güvensizlik yaratmıştır. Bu olaydan sonra Chávez yönetimi ABD’yi açıkça rejim değişikliği peşinde olmakla suçlamış; dış politikasını Rusya, Çin Halk Cumhuriyeti, İran ve Küba gibi ABD karşıtı veya alternatif güç merkezlerine yöneltmiştir.

Chávez döneminin son yıllarında ilişkiler fiilen kopma noktasına gelmiştir. ABD menşeli petrol şirketleri bazı projelerden çıkarılmış ve kamulaştırılmış, diplomatik temsil düzeyi düşmüş, karşılıklı sert söylemler olağan hâle gelmiştir. Buna rağmen petrol ticareti tamamen durmamıştır. Bu durum, ideolojik düşmanlığa rağmen tarafların karşılıklı bağımlılıktan bütünüyle kurtulamadığını açıkça göstermektedir.

2013’te Chávez’in ölümünün ardından iktidara gelen Nicolás Maduro döneminde de bazı ABD menşeli petrol şirketlerinin projeleri kamulaştırılmıştır. Petrol fiyatlarındaki düşüş ve derinleşen ekonomik kriz, Venezuela’yı dış baskılara karşı daha kırılgan hâle getirmiştir. ABD bu dönemde eleştirilerini sertleştirmiş ve 2015 yılında Obama yönetimi Venezuela’yı ulusal güvenlik tehdidi ilan etmiştir.

Maduro’nun 2018 yılındaki tartışmalı seçim zaferi sonrasında Trump yönetimi seçim sonuçlarını tanımamış, muhalif lider Juan Guaidó’yu geçici devlet başkanı ilan etmiş ve diplomatik ilişkileri keserek süreci açık bir yaptırım ve baskı ilişkisine dönüştürmüştür. Ukrayna Savaşı’nın ardından ortaya çıkan enerji ihtiyacı nedeniyle Biden yönetimi, ABD merkezli Chevron şirketine Venezuela’da sınırlı faaliyet izni vermek zorunda kalmıştır.

2023 yılında imzalanan Barbados Anlaşması kapsamında, Venezuela’da adil seçimler yapılması karşılığında yaptırımların hafifletilmesi konusunda uzlaşı sağlanmıştır. Ancak ABD, Maduro yönetiminin muhalif lider Maria Corina Machado’yu engellediğini ve 2024 seçimlerinde ABD’nin desteklediği Leopoldo López’e karşı hile yapıldığını iddia ederek yaptırımları yeniden devreye sokmuştur.

Trump’ın yeniden başkan seçilmesinin ardından Venezuela’ya yönelik baskı artırılmıştır. Biden döneminde Chevron aracılığıyla ABD’ye petrol satışına imkân tanıyan lisans Şubat 2025’te iptal edilmiş, Venezuela’da faaliyet gösteren şirketlere Mayıs 2025’e kadar ülkeden çıkmaları için süre verilmiştir. ABD Temsilciler Meclisi’nde, Maduro rejimiyle iş yapan kişi ve kurumlarla ABD’nin sözleşme imzalamasını yasaklayan Bolivar Yasası kabul edilmiştir.

Kasım 2025’ten itibaren ABD, Maduro yönetiminin uyuşturucu kartellerine destek verdiği iddiasıyla uyuşturucuyla mücadele gerekçesi altında Güney Mızrağı Operasyonu’nun başlatıldığını ilan etmiştir. Bu kapsamda 1 uçak gemisi (USS Gerald Ford), 3 amfibi hücum gemisi, 2 kruvazör, 5 muhrip ve 1 özel harekât gemisinden oluşan görev kuvveti Karayiplere konuşlandırılmış; intikal hâlindeki sürat botları insansız hava araçlarıyla vurulmaya başlanmıştır.

03 Ocak 2026 tarihinde ise kritik gelişmeler yaşanmıştır. Yerel saatle 02.00 sularında Venezuela’nın başkenti Caracas’ta en az yedi büyük patlama meydana gelmiştir. ABD’li yetkililer, Trump’ın Venezuela’daki bazı askeri hedeflere saldırı emri verdiğini açıklamıştır. Venezuela makamları patlamaların ABD kaynaklı olduğunu duyurmuş ve Devlet Başkanı Maduro ülkede “seferberlik” ilan etmiştir.

Açık kaynaklara ve görgü tanığı ifadelerine göre Caracas’taki Fuerte Tiuna Ana Üssü, La Calota Ana Hava Üssü, El Volcan Ana Muhabere Anteni, La Guaira Limanı ve Higuerote Havaalanları hedef alınmıştır. Gece boyunca başkent üzerinde ABD Özel Harekât unsurlarına ait olduğu değerlendirilen AH-1Z Viper, Apache, Chinook helikopterleri ve Osprey hava araçlarının alçak irtifada uçuş yaptığı gözlemlenmiştir. Operasyonun yerel saatle 04.45’te sona erdiği, Beyaz Saray sözcüsünün TSİ 12.30’da yaptığı açıklamada Maduro ve eşinin yakalanarak ülke dışına çıkarıldığı yönünde bilgilerin açık kaynaklara yansıdığı görülmüştür.

Sonuç olarak açık kaynaklarda; ABD’nin Güney Amerika’yı her zaman kendi “arka bahçesi” olarak gördüğü, Monroe Doktrini’ni fiilen uyguladığı ve Venezuela’da Chávez ile başlayan, Maduro ile devam eden Bolivarcı sürecin ABD’nin bölgedeki çıkarlarını zedelediği değerlendirilmektedir. ABD yanlısı Kübalı bir göçmen ailenin oğlu olan ve Trump’ın ikinci döneminde ABD Dışişleri Bakanlığı görevini üstlenen Marco Rubio’nun, Maduro rejimine karşı sertleşen politikalarda etkili olduğu; benzer hareket tarzlarının Kolombiya ve Küba’da da uygulanabileceği öngörülmektedir.

Maduro’nun ülke dışına çıkarılması ve yönetim değişikliği sonrası ABD yanlısı Leopoldo López veya diğer muhalif figürlerin geçici devlet başkanı ilan edilmesi, el konulan ABD varlıklarının iade edilmesi ve Venezuela’nın zengin petrol yataklarının ABD merkezli şirketlere geniş imtiyazlarla açılması ihtimalleri güçlüdür. Bu süreçte Venezuela’da iç karışıklıkların yaşanabileceği ve bu tür operasyonların uluslararası hukuk ile diplomasi kurallarının fiilen ortadan kalkmasına yol açabileceği de açıktır.

Bu Yazıyı Paylaş
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir